(işbu post, sıkıntılı bir gecede bana linki verilmiş şu playlist eşliğinde yazılmıştır. listenin başlangıcına kanılıp "müslüm gürses ulan!" hissiyle dolunmuş, aralardaki saçma sapan pop şarkıları itinayla atlanarak kalanlarla devam edilmiştir.)
ben öyle entel filan değilim, bayağı arabeskimdir aslında. sadece biraz fazla düşünürüm.
bi arkadaş bi link verdi bana, ne olduğunu bilmiyorum, "ahshas dün gece sarhoşken maymunluk mu yaptım yoksa la" diyerek tıkladım. müslümlü gürsesli playlist yapmış hayvan. bu gece olmayaydı iyiydi.
sebebi de şu, canım çok ağır sıkkın. konu benimle ilgili değil fakat sıkkın işte. bunun bana verdiği hissi ifade edecek kelimelerin varlığını reddediyorum.
olamaz çünkü. acı varken kelime nedir allahaşkına ya. daha doğrusu, kelimeyle ifade edilebilen acıya takayım demeliydim.
çok ağır şeyler oluyor çok. hayatta yani. özetle, herkes her şeyi bilmeli. o zaman her şey mübah. yok vurgusu yanlış oldu cümlenin. her şey o zaman mübah. düzgün yaşamanın başka yolu yok.
sen bir şey düşünürken öbürü başka şeyin peşindeyse olmaz. hele o peşinde olduğu şeye sen inandırdıysan.
çelişkiden ve tutarsızlıktan hoşlanmıyorum. tik gibi düşün.
insan olmak ne kadar zor. ne kadar çok şey olmak zorundasın. bu cümleyi sırf fonetiğini sevdiğim için böyle kurdum, yoksa aslında demek istediğim o değil.
insan olmak ne kadar zor. ne kadar çok şeyin farkında olmak zorunda olduğuna inandırılmış durumdasın. halbuki sadece, herkesin insan olduğunun bilincinde olmak yetmeliydi. fakat bu en zoru olduğundan, insan evladı bunu seçmedi.
çünkü işine gelmedi.
çünkü ego diye bir bok var hayatta.
benim eşitlik algım çok ağır bir algı, siyasi bir şeyden bahsetmiyorum burada. siyaset ne bu arada ya, onun varoluşu zaten insanlık için utanç kaynağı.
aslında hepimizin aynı hayvan olmamızdan fakat sosyallik denen bokla pislendiğimizden bahsediyorum. bunun istisnası yok ki.
sen nasıl kendini, kendi acını, zevkini, varlığını... kendine dair herhangi bir şeyi, nasıl başkasınınkinden ayrı görebilirsin ki?
dünyanın en manasız şeyi değil mi bu allaşkına ya. olur mu abi öyle şey ya.
kafam bayağı gidik bu gece ya. ama içmiyorum. evde içmem ben, bi de yalnız zaten içmem. ama öte yandan, birileriyle içiyor olsaydım bunları düşünüp yazma durumu da olmazdı.
gerçi belki içsem kafam daha da gidecek, tamam aklımı zorlamak hoşuma gidiyor ama mantıklı insanım ben. zorlamanın da usûlü adabı olur, bok mu var şimdi şu kafayla içip arızaya bağlamakta.
yok çünkü o bok zaten hiçbir yerde ve hiçbir şeyde yok.
hatta belki bok diye bir şey zaten yok. onu da biz uydurduk.
çünkü olmasını istedik.
bir şey yapalım ve bunun sonuçları olsun.
niye? bok var.
en güzeli de, tamam bi sonuçları olsun ama o sonuçları olmasın tribi. bayılıyorum buna. oldu annem kainatın kaynak kodları sende duruyor zaten aç oyna istediğin gibi. hayat değil sims çünkü bu.
istemiyorum abi, hiçbir şeyin sonuçları olsun istemiyorum, ben sadece kitap okuyup seyahat ederek yaşayabilirim. - o zaman bunun da sonuçları olacak, mesela "ona göre" bir insan olucam ve bu da bir sonuçtur.
hasktir ya.
sonuç var çünkü ZAMAN var.
zamanın olduğu yerde neyden kaçıyosun gerizekalı.
of birden çok ağır aydınlandım ya. gerçi bu aydınlanmak değil, bildiğin göçme hali. aydınlanırken karanlığa gömülmek.
bilinç ya da zeka da değil, bir sonuç oluşması için bunlar gerekmiyor. direkt zamanla oluyor her şey.
bir başlangıç noktan oluyor ve gerisi geliyor zaten.
ve sürekli yeni bir an başlıyor, sürekli başlıyor efendim durduramıyoruz.
her anın ucundan öbürünün gelmesi ve buna müdahale edilemeyecek olması çok korkunç bir şey değil mi?
her şey anlamsız gelmiyor mu öyle bakınca?
işte o zaman ilk başta diyorsun ki,
madem müdahale edemiyorsun ve edemeyeceksin, o zaman bu kayıtlamalar kuyutlamalar neden?
o öyle değil işte.
insanlar üzülüyor.
çok acayibim çok. kötü değil, iyi hiç değil, mutlu mutsuz filan öyle bildiğimiz şeyler gibi değil.
boş.
kuru.
hissiz ama hissizliğinden hoşnutsuz.
bu da ne saçma iş arkadaş, hissiz olmayı yücelt dur, sonra oluyorsun diye üzül.
çok acıktım ya. evde su bile yok, bırak ekmeği bişeyi.
ahah iki lokma ekmek ihtiyacının şu anki her şeyin arasından sıyrılıp zirveye oturması...
canım insanlık, boktan insanlık.
ben daha ne konuşuyorum abi ya, iki saattir kitap yazıyorum burada, sonra kalkıp "acıktım" ne ya.
gerçi bak bu da saçma. ama şu an o kadar çok şeye saçma dedim ki, hangi birini anlatacağım ve birini anlatırken öbürünü nasıl aklımda tutacağım konularında hiçbir fikrim yok.
fiziksel güdünün pat diye gelip tepeye oturduğu bir konuşmada, nasıl irade mirade zart zurt diyebilirsin ki - diye düşünebilirsin. düşünülebilir yani. ama buna katılmıyorum. ağzına atacağın ekmeğin bir sinir sistemi varsa o zaman eyvallah.
(bu playlist'i yapan eleman da araya yalın malın koymuş lan ayıp ya. oha kere oha.)
bir insan olarak nasıl davranacağımı bilmiyorum. strateji sahibi biri hiçbir zaman olmadım.
o yüzden ben de şöyle karar verdim, yani bu kararı ne zaman verdiğimi hatırlamıyorum ama verilmiş bulundu,
içime sinen şekilde davranmak isterim hayatta.
bu bazen ağır mantıklı olmayı, bazen de eeeh skerler kafasını gerektiriyor.
yani hangi yola gideceğine o an karar veriyorsun.
ben kendini suçlamayı da biliyorum zira, hem düşünsene şu şekilde çalışan kafayla kendine saldırdığını?
oha ölürsün lan.
o yüzden kendimle iyi geçinmek gibi bir kararım var. bak bunu sen de uygula bence, gayet ciddiyim.
ben hep öyle düşünürüm. "eğer öyle yaparsam bunu kendime nasıl açıklicam" şeklinde karar veririm yani. hah güzel özetledim evet.
açıklayamadıklarım oldu, hoş bir durum değil ama napalım, zaman dedik o kadar, geçiyor dedik.
çok da olmadı lan aslında. harcamıyim kendimi, güzel insanımdır ben.
ama işte olduğu zaman, "kendinden" kurtulamıyorsun - takarım seni eleştiren eşe dosta.
ben yatıyim ya.
bugünü de yemiş olalım.
bir gün daha yaşamış olalım.
bok var.
uyandığımda bir günü daha bitirmiş ve bir güne daha başlamış olucam. o günün sonunda da yeni bir şeyler yaşayıp öğrenmiş bir hale gelicem.
ilk defa gördüğüm şeyler olacak yarın. bunu biliyorum.
sonra?
soyunu devam ettirmek ok-kadar net ve elle tutulur bir şey ki. ben bir ara sezer'in kafasını şu şekilde yiyordum, "abi dünyadaki tüm kitapları izleyip tüm filmleri izlesem ne olacak?"
bok mu var?
ölücem ve her şey benimle bitecek.
ne olacak, o kadar çok şey bileceksin ve ne olacak?
aktaracak kimsen mi var?
ciddiyim bak, uzun bi süre buna takık yaşadım.
senin, evinden bile çıkmamış olmasına rağmen varlığını çocuğuna aktarmış birine karşı nasıl bir üstünlüğün olabilir?
ben senin okuduğun kitabı yakayım.
işte böyle biri olunca, müslüm gürses eşliğinde varoluşçuluk yapıyorsun.
"tanrı istemezse yaprak düşmezmiş." konu kilit. ya o değil de, asıl konu nerede kilit biliyor musun, adam "bir şansım olsun" diyor ya. "her şeyi al bana beni geri ver, bir şansım olsun."
tek bir şansın peşinde oluyor her şey. çünkü her şey mümkün.
mr. nobody'yi biliyorsundur sen, ha işte onu diyorum. her şey tek bir ihtimale bağlı. ama o da ölmek demiyorum.
şu an benim "acaba hala oturuyorlar mı, acaba gitsem mi, acaba napsam..." deyişimin ucunda milyonlarca farklı dünya var.
ve biz biz hala neyi konuşuyoruz ya.
her şey mümkün, başka bir dünya bile.
her şeyin mümkün olduğu şu dünyada tutarlı kalmaya çalışmak çok zor değil mi sence de?
işte ben bu yüzden böyle bir insanım
ama kalınacak, çünkü herkes insan. eşitlik, tutarlılıkla mümkün.
zira "devrim yapamazsın, devrim olabilirsin ancak."
of çok güzel bağladım yalnız.
yalnız bi hata oldu. eşitlik mümkün olan bir şey değil, o zaten bir "fact."
imkan konusu olan, eşitlik algısının yerleşmesi.
ben tanrıya inanırım, inanmak hoşuma gidiyor.
kişileştiriyorum onu çünkü, bayağı geyik yapıyorum yani adamla.
sanki öyle biri varmış da anlamaya çalışıyormuş gibi olmak hoşuma gidiyor.
yani tanrı inancı benim için bir "challenge." anlamaya çalıştığım şeyleri severim.
ne diyecektim acaba bundan sonra?
ha şey, birbiriyle bağdaşmaz görünen bu kadar şeyi ortaya atmış olması çok acayip. ya da şöyle formüle edeyim, adına ille tanrı demenin gereği yok çünkü; birbiriyle bağdaşmaz görünen o kadar şeyin dünyada halen var olabiliyor olması çok acayip.
insan denen hayvanın günde sekiz saat uyumasına rağmen neslini devam ettirebilmiş olması ne kadar acayipse, bu da aynı.
bu kadar algı sorunuyla, yine iyi halen yaşıyoruz.
hepimiz eşittiysek neden insanlar birbirini üzüyor? ama öte yandan, kimseyi üzmemek diye bir şey nasıl bu kadar imkansız? acı çekmek, insan beynine sahip olmanın diyeti olabilir mi?
ama bu mirası ben seçmedim ki.
her birimiz o kadar aynı gemideyiz ki.
kendi hayatını seçemeyen yedi milyar insan neyi paylaşamaz anlamıyorum. sen çok mutsuzsun da öbürü çok mutlu sanki, gerizekalıya bak ya.
herkes kendisinden önceki tüm insanlığın yüküyle doğuyor.
ay çok utanç verici. vaftiz çok mantıklı geldi bana şimdi.
ashahshahs hiç böyle düşünmemiştim. iyi de o da yine mantıksız, yüklü doğan çocuğu kurtarmak için, binlerce yılın ahlak yükünü kullanıyorsun.
"yükünden kurtul al bizimkini taşı, o daha güzel." ahahah çok anlamsız. vazgeçtim hiç mantıklı değilmiş.
bu sefer gerçekten yatıyorum çünkü hem yoruldum, hem de aşırı acıktım.
acaba ne kadar yazdım ben ya.
şu an beşinci sayfanın sonundaymışız, bundan sonra altıya geçiyor.
sayfaları az kullanılmış bırakmaktan pek hoşlanmam.
ya hiç geçme, ya da madem geçtin en azından bi yarısına gel. ağaç onlar ağaç. hem şeklen de güzel değil.
kalkayım da yatayım. sızayım bi güzel, kafa yorgunluğuyla.
laktik asit kafada da salgılanıyor mu? tamam kafamız da oksijenli solunum yapıyor ama kas mı lazım ille o asit oluşması için? dur bunu öğreneyim ben, eğer oluyorsa kullanırım bir şeyler yazarken.
beyinde laktik asit kafası hahah
çok zeki çok düşünen ve kafayı bu yüzden yiyen insanların sorunu bu olabilir mi acaba? ahah ay çok hoşuma gitti bu. bi de zehir gibi insanların beyin kanaması geçirmesi olayı var. küt diye gidiveriyorlar, hayatlarında koşarken. o da böyle bir şey bence. evet evet. laktik asitten oluyor hep.
bu arada sayfayı da bitirdik bitiricez ha şaka maka. yediye geçmeden ben kaçayım.
iyi geceler
.
tutarlılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tutarlılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Ağustos 2013 Çarşamba
başlıksız.
Etiketler:
arkadaşlık,
empati,
hayat,
ilişkiler,
insan,
kitap okumak,
mantık,
müslüm gürses,
sarhoşluk,
tutarlılık,
zaman
17 Temmuz 2013 Çarşamba
çapulcusun dediler kız vermediler :/
aslında bugün hiç entel havamda değilim. "drama queen" hırkamı giyip gezi sürecindeki kişisel kayıplarımı anlatacaktım. "en çok düşünme yolum" olan ev-metrobüs yürüyüşünde aklımda hep bu vardı.
işe gelip "bakalım ben yokken neler olmuş..." diye olan bitene bakarken, ali ismail korkmaz'ın verdiği son ifadenin yayınlandığını gördüm. dövüldükten sonra polise verdiği ifade radikal'de çıkmış, şöyle buyrun: http://www.radikal.com.tr/turkiye/bana_sopalarla_saldirdilar-1142091
feysbuk'ta paylaştım bunu, sonra da dedim ki, lütfen polis çok yorgun tribine girmeyin. yorgunluk, sarhoşluk, sinirlilik filan gibi şeyler, insana kontrolünü kaybettirir ve kontrolünü kaybeden insanın engel olamadığı şey, içinde bastırdığının dışarı çıkmasıdır. yani o polisin içinde o vahşet var ki, yorgunluktan bu şekilde etkileniyor. fakat çakma insan sevicilerin hepsinde aynı laf: polis de insan, çok yoruldu, ondan böyle. arkadaş ben sana polis yorulmadı demiyorum ki, elbette yoruldu ve elbette o da insan, fakat bu şiddet adamın içinde olmasa, yorgunluğu buna sebep olur muydu? bir de tabii, diğer en bayıldığım şey, esnafın "ekmek parası" meselesi. gören de elinde sopayla gezen esnafı "sinirlenmek zorunda kalmış olan gariban şirin baba" sanacak. o ekmek kana katık ediliyor, ne yapayım buna da mı saygı duyayım? bu arada, şiddete meyletmeyen esnafa da atarlandığım sanılmasın, onlara her zaman saygı. ben sopalılardan bahsediyorum. (ekmek parası ne ayrıca ya, bırakalım şu arabeskliği.)
derken, anda altında bir yazı paylaştı. uzun ve güzel bir yazı fakat benim aklımdaki kodlanışı şudur: artık "toplumsal davranışa" inanmaya başlıyoruz. (http://www.bianet.org/bianet/toplum/148522-gezi-den-ogrendigim-bir-sey)
işte orada, bende bir şimşek çaktı.
biz şimdiye kadar, bütün ilişkilerimizi olanca bireyciliğimizle oluşturduk. hemen itiraz etmeyin, açıklayabilirim.
gezi'ye kadar, hiç bu derece kollektif ve süregelen bir hareket görülmemişti. doğru muyum?
özellikle biz beyaz türkler, toplumsal duyarlılık sahibi olsak bile, sokağa hiç çıkmamış ve böyle bir dayanışma içine hiç girmemiştik. işte benim "bireycilik" dediğim budur. örneğin, kadıköy'deki muhtelif mitinglere "ya arkadaş siz toplanıyorsunuz diye semtten çıkamıyoruz ya of" diye hayıflanan modalılar, sokaktan eve girmez oldu.
yani gezi süreci, bir sürü insanda toplumsal bir aidiyet yarattı. tarifsiz bir kazanım.
fakat bizim bundan önceki hiçbir sosyal ilişkimizde, böyle bir aidiyet gözetilmemişti. yani biz kiminle ne yaşadıysak, toplumsallığı bilmeyen insanlar olarak yaşadık. işte anlatmak istediğim şey bu.
derken, birden olaylar olaylar. işte bundan sonraki süreci gezi'nin benim hayatımdaki kelebek etkisiyle açıklarsam, sanırım daha kolay anlaşılacak.
kronolojik olarak ilk kayıp, erkek arkadaşım oldu. benim taksim'e ve parka gitme isteğim araya bir mesafe koydu ve kendisi bu mesafenin kapanmasını istemedi. elbette başka sebepleri de vardır, fakat bahanelerden biri budur. yalnız şimdi çocuğu da tayyipçi sanmayın, yok öyle bir şey. asla böyle bir şey söylemem hakkında; ama "yerinden kalkmaktan pek hoşlanmaz" diyebilirim.
beni merak ettiği için gitmemi de istemediğini söyledi, ben gitmekte ısrar ettim. artık bunu nasıl değerlendirdi, istememesine rağmen gidişimi kendisine yönelik mi algıladı, "dediğimi yapmayan ve merakımı ciddiye almayan biriyle yapamam" mı dedi, bunları bilmiyorum. fakat "sorumluluk almak istemiyorum" diyerek gittiği tarihsel bir gerçeklik.
işte bakın bu tipik bir "bireysel algıyla oluşmuş sosyal ilişkinin toplumu görünce şirazesinin kayması" örneği. beni o güne kadar merak etmesi hiç gerekmemişti, çünkü hep gözünün önündeydim. ne zaman ki benim de bir topluluğun parçası olma anım geldi ve onun gözünün önünden çıkmam gerekti, o zaman sıkıntı başladı. birey kalsaydık iyiydi, ama olmadı. ben dışarıdaki topluluğu seçtim, ama evin içinde iyice yalnız kaldım.
ikinci kayıp, varlığına her zaman en güvendiğim arkadaşım oldu. gerçi bunun direkt gezi'yle alakası yok, ama o da neticede bireysel yaşantıyı toplumsallığa uyumlaştıramamakla ilişkilendirilebilir. kayıp süreci her zaman herkesin yaşadığı bir arkadaşlık sorunuyla başladı, sevgili bulunca arayıp sormamak durumu. derken bu arayıp sormamak artık "çemkirmeye" vardı, ben de çekildim, ne yapayım. allah mesut bahtiyar etsin.
bu örnekte, ikimiz birden kendi toplumsal aidiyetlerimize daldık. artı tabii onun bir de -artık telekinezi filan uyguladığını düşündüğüm- sevgilisi vardı. farklı gruplara girince, yani bireyciliği bırakınca, bireysel zamanda kalan arkadaşlık bağı da zayıflar oldu. henüz kopmadı, yani ben kendi adıma kopmadım, ama sonumuz hayrolsun. gelinen noktada, evet yine sokakta kalabalık içindeyim, ama "evde" hala kimse yok. beraber içip gülüp ağlayarak arkadaşlık ettiğin insan, o konsept değişince artık hayatında olmuyor.
başka bir kayıp, sağduyusuna tarifsiz güvendiğim başka birinden geldi. kendisi büyüğümdür, 12 yıldan beri her söylediğini dinlerim. her zaman katılmam ama mutlaka dikkate alırım. yaşım itibariyle bakıldığında, bana söylenen şeylerin en önemli olduğu günlerde dinlemişim kendisini. artık oradan pay biçin.
dün, direnişçiler için "aldığınız beddualarla zor ama..." diye bir ifade kullandığını gördüm. gerisini hatırlamıyorum, umrumda da değil açıkçası. sonrasında birkaç açıklama yazısı paylaştı, ama gerçekten ilgilenmedim. canım istemedi. çünkü beklediğim, uzun açıklamalar değildi.
bedduanın neden yanlış bir şey olduğunu kendisinden dinlediğim insan, üstelik gezi çocuklarını bedduayla tehdit etti - o ifadenin benim aklımdaki kodlanışı budur. yani "evde" yine yalnız kaldım.
(cevap verirken keşke şunu da deseydim, milyonların bedduasıyla devlet yönetiliyor, iş mi bulunmayacak?)
işte yine, ortalık güllük gülistanlıkken, kendimizden başkasını düşünmemiz gerekmiyorken söylediklerimizin, toplumsal bir olayda "söylenemeyişi" örneği. gündelik hayatımızda beddua etmemenin erdeminden söz etmek son derece kolay, hadi bakalım buyrun, türkiye için tutarlı olma vakti.
benim bu örneklerdeki kaybım kişiler değil, keşke öyle olsaydı. güven kaybı bunlar. insan kendini kandırılmış hissediyor, özellikle iki ve en çok üçüncü örneklerde.
bence bütün bunlar, kalabalıklar içinde yaşamayı unutmuş ve her şeyi oturduğumuz yerden değerlendirmeye alışmış olmaktan kaynaklanıyor. öğrendiğimizin dışında bir şey olunca, ezberimiz bozulduğu için ne yapacağımızı bilemez bir hale geliyoruz. bu çok normal, elbette insan bilmediği bir şey görünce ya da yaşayınca şaşıracaktır. fakat bu süreçleri tutarlılıkla atlatmak önemli. "ben bu konuya geçen hafta da aynı şekilde yaklaşır mıydım, yaklaşmaz idiysem beni değiştiren nedir" sorgusuna girmek lazım.
sonuç olarak, artık sokakta kendimi -etrafta polis yoksa tabii- çok daha güvende hissediyorum. taksim'i daha çok sahiplenip, kadıköy'ü daha da çok sevip, armutlu'yla gurur duyuyorum.
fakat evde sıkılmayaydım iyiydi.
işe gelip "bakalım ben yokken neler olmuş..." diye olan bitene bakarken, ali ismail korkmaz'ın verdiği son ifadenin yayınlandığını gördüm. dövüldükten sonra polise verdiği ifade radikal'de çıkmış, şöyle buyrun: http://www.radikal.com.tr/turkiye/bana_sopalarla_saldirdilar-1142091
feysbuk'ta paylaştım bunu, sonra da dedim ki, lütfen polis çok yorgun tribine girmeyin. yorgunluk, sarhoşluk, sinirlilik filan gibi şeyler, insana kontrolünü kaybettirir ve kontrolünü kaybeden insanın engel olamadığı şey, içinde bastırdığının dışarı çıkmasıdır. yani o polisin içinde o vahşet var ki, yorgunluktan bu şekilde etkileniyor. fakat çakma insan sevicilerin hepsinde aynı laf: polis de insan, çok yoruldu, ondan böyle. arkadaş ben sana polis yorulmadı demiyorum ki, elbette yoruldu ve elbette o da insan, fakat bu şiddet adamın içinde olmasa, yorgunluğu buna sebep olur muydu? bir de tabii, diğer en bayıldığım şey, esnafın "ekmek parası" meselesi. gören de elinde sopayla gezen esnafı "sinirlenmek zorunda kalmış olan gariban şirin baba" sanacak. o ekmek kana katık ediliyor, ne yapayım buna da mı saygı duyayım? bu arada, şiddete meyletmeyen esnafa da atarlandığım sanılmasın, onlara her zaman saygı. ben sopalılardan bahsediyorum. (ekmek parası ne ayrıca ya, bırakalım şu arabeskliği.)
derken, anda altında bir yazı paylaştı. uzun ve güzel bir yazı fakat benim aklımdaki kodlanışı şudur: artık "toplumsal davranışa" inanmaya başlıyoruz. (http://www.bianet.org/bianet/toplum/148522-gezi-den-ogrendigim-bir-sey)
işte orada, bende bir şimşek çaktı.
biz şimdiye kadar, bütün ilişkilerimizi olanca bireyciliğimizle oluşturduk. hemen itiraz etmeyin, açıklayabilirim.
gezi'ye kadar, hiç bu derece kollektif ve süregelen bir hareket görülmemişti. doğru muyum?
özellikle biz beyaz türkler, toplumsal duyarlılık sahibi olsak bile, sokağa hiç çıkmamış ve böyle bir dayanışma içine hiç girmemiştik. işte benim "bireycilik" dediğim budur. örneğin, kadıköy'deki muhtelif mitinglere "ya arkadaş siz toplanıyorsunuz diye semtten çıkamıyoruz ya of" diye hayıflanan modalılar, sokaktan eve girmez oldu.
yani gezi süreci, bir sürü insanda toplumsal bir aidiyet yarattı. tarifsiz bir kazanım.
fakat bizim bundan önceki hiçbir sosyal ilişkimizde, böyle bir aidiyet gözetilmemişti. yani biz kiminle ne yaşadıysak, toplumsallığı bilmeyen insanlar olarak yaşadık. işte anlatmak istediğim şey bu.
derken, birden olaylar olaylar. işte bundan sonraki süreci gezi'nin benim hayatımdaki kelebek etkisiyle açıklarsam, sanırım daha kolay anlaşılacak.
kronolojik olarak ilk kayıp, erkek arkadaşım oldu. benim taksim'e ve parka gitme isteğim araya bir mesafe koydu ve kendisi bu mesafenin kapanmasını istemedi. elbette başka sebepleri de vardır, fakat bahanelerden biri budur. yalnız şimdi çocuğu da tayyipçi sanmayın, yok öyle bir şey. asla böyle bir şey söylemem hakkında; ama "yerinden kalkmaktan pek hoşlanmaz" diyebilirim.
beni merak ettiği için gitmemi de istemediğini söyledi, ben gitmekte ısrar ettim. artık bunu nasıl değerlendirdi, istememesine rağmen gidişimi kendisine yönelik mi algıladı, "dediğimi yapmayan ve merakımı ciddiye almayan biriyle yapamam" mı dedi, bunları bilmiyorum. fakat "sorumluluk almak istemiyorum" diyerek gittiği tarihsel bir gerçeklik.
işte bakın bu tipik bir "bireysel algıyla oluşmuş sosyal ilişkinin toplumu görünce şirazesinin kayması" örneği. beni o güne kadar merak etmesi hiç gerekmemişti, çünkü hep gözünün önündeydim. ne zaman ki benim de bir topluluğun parçası olma anım geldi ve onun gözünün önünden çıkmam gerekti, o zaman sıkıntı başladı. birey kalsaydık iyiydi, ama olmadı. ben dışarıdaki topluluğu seçtim, ama evin içinde iyice yalnız kaldım.
ikinci kayıp, varlığına her zaman en güvendiğim arkadaşım oldu. gerçi bunun direkt gezi'yle alakası yok, ama o da neticede bireysel yaşantıyı toplumsallığa uyumlaştıramamakla ilişkilendirilebilir. kayıp süreci her zaman herkesin yaşadığı bir arkadaşlık sorunuyla başladı, sevgili bulunca arayıp sormamak durumu. derken bu arayıp sormamak artık "çemkirmeye" vardı, ben de çekildim, ne yapayım. allah mesut bahtiyar etsin.
bu örnekte, ikimiz birden kendi toplumsal aidiyetlerimize daldık. artı tabii onun bir de -artık telekinezi filan uyguladığını düşündüğüm- sevgilisi vardı. farklı gruplara girince, yani bireyciliği bırakınca, bireysel zamanda kalan arkadaşlık bağı da zayıflar oldu. henüz kopmadı, yani ben kendi adıma kopmadım, ama sonumuz hayrolsun. gelinen noktada, evet yine sokakta kalabalık içindeyim, ama "evde" hala kimse yok. beraber içip gülüp ağlayarak arkadaşlık ettiğin insan, o konsept değişince artık hayatında olmuyor.
başka bir kayıp, sağduyusuna tarifsiz güvendiğim başka birinden geldi. kendisi büyüğümdür, 12 yıldan beri her söylediğini dinlerim. her zaman katılmam ama mutlaka dikkate alırım. yaşım itibariyle bakıldığında, bana söylenen şeylerin en önemli olduğu günlerde dinlemişim kendisini. artık oradan pay biçin.
dün, direnişçiler için "aldığınız beddualarla zor ama..." diye bir ifade kullandığını gördüm. gerisini hatırlamıyorum, umrumda da değil açıkçası. sonrasında birkaç açıklama yazısı paylaştı, ama gerçekten ilgilenmedim. canım istemedi. çünkü beklediğim, uzun açıklamalar değildi.
bedduanın neden yanlış bir şey olduğunu kendisinden dinlediğim insan, üstelik gezi çocuklarını bedduayla tehdit etti - o ifadenin benim aklımdaki kodlanışı budur. yani "evde" yine yalnız kaldım.
(cevap verirken keşke şunu da deseydim, milyonların bedduasıyla devlet yönetiliyor, iş mi bulunmayacak?)
işte yine, ortalık güllük gülistanlıkken, kendimizden başkasını düşünmemiz gerekmiyorken söylediklerimizin, toplumsal bir olayda "söylenemeyişi" örneği. gündelik hayatımızda beddua etmemenin erdeminden söz etmek son derece kolay, hadi bakalım buyrun, türkiye için tutarlı olma vakti.
benim bu örneklerdeki kaybım kişiler değil, keşke öyle olsaydı. güven kaybı bunlar. insan kendini kandırılmış hissediyor, özellikle iki ve en çok üçüncü örneklerde.
bence bütün bunlar, kalabalıklar içinde yaşamayı unutmuş ve her şeyi oturduğumuz yerden değerlendirmeye alışmış olmaktan kaynaklanıyor. öğrendiğimizin dışında bir şey olunca, ezberimiz bozulduğu için ne yapacağımızı bilemez bir hale geliyoruz. bu çok normal, elbette insan bilmediği bir şey görünce ya da yaşayınca şaşıracaktır. fakat bu süreçleri tutarlılıkla atlatmak önemli. "ben bu konuya geçen hafta da aynı şekilde yaklaşır mıydım, yaklaşmaz idiysem beni değiştiren nedir" sorgusuna girmek lazım.
sonuç olarak, artık sokakta kendimi -etrafta polis yoksa tabii- çok daha güvende hissediyorum. taksim'i daha çok sahiplenip, kadıköy'ü daha da çok sevip, armutlu'yla gurur duyuyorum.
fakat evde sıkılmayaydım iyiydi.
Etiketler:
anlayış,
dünya,
ego,
empati,
haziran 2013,
ilişkiler,
insan,
tutarlılık
20 Nisan 2013 Cumartesi
Süpermarketle modernleşen bir neslin AVM düşmanlığı
Bilmiyorum görmüş müydünüz; geçen sene "Binyılların neticesi olarak on yıl" diye bir şeyler yazmış ve Ortadoğu'daki siyasi yapının bir Kuzey Avrupa olmasını beklemenin abesle iştigal olduğunu anlatmaya çalışmıştım. Çünkü bu devasa bir meseleydi, hem sosyolojik hem antropolojikti, sadece eğitimle açıklanamazdı, falan filan. Ne kadar uzun yazdığımı düşününce bazen kendime tahammül edemiyorum.
Orada çok "makro" takılmıştım, "Tamam da bu yüzde elliyi nasıl açıklıyorsun, asıl bunu söyle" diyenlere verecek fazla bir cevabım yoktu. Sonra, gözümün önündeki bir şeyi ancak fark etmenin kendini suçlayıcı sevinciyle, gerçek dünyaya uyanıverdim. Biliyorum, benim yeni keşfettiklerimin zaten herkes farkında ve bu konu iki milyon kere de yazıldı. Ama benim jeton biraz geç düşüyor.
Öncelikle, "sol" kavramından neyi kast edeceğimi açıklayayım. Yine bir yerlerde söz etmiş olabilirim hatırlamıyorum, ama Türkiye'de sol, son yıllarda ortaya çıkan bir şey. Bundan önce, özellikle 80 ve sonrasında sol denen, şimdi ulusalcılık dediğimiz şeydi. Ne zaman ki Atatürk'ün de eleştirilebildiği bir zamana evrildik, bence sol o zaman ortaya çıktı. Burada derin bir ironi var aslında, solun çıkışını dincilerle paralel düşünmek enteresan. İşte ben, "solcular" derken aslında şimdi ulusalcı dediğimiz "eskinin solcularından" bahsedeceğim. Çünkü eskiden onlara öyle deniyordu. "Eski solcu" teriminden kastım ise, şimdilerde ya rakı masasında ya da akil adam toplantısında kendine demokrat süsü veren küçük burjuvalar olacak.
80'lerin gerizekalı solcuları, modernleşmeyi "yerel değerleri küçük görme" olarak algıladılar. İslamcıların değil fakat muhafazakarların muhafaza etmeye çalıştıkları alışkanlıklarını, modernleşmenin engeli olarak gördüler. Mesela bakın, şimdi Emek Sineması için son derece haklı ve "olması gereken" bir çaba sözkonusu, bu çaba Rumların evleri yağmalanırken neredeydi? İstanbul'un binlerce tarihi binası ziyan edilirken, Sultanahmet çöplükten farksız hale gelmişken, Süleymaniye "Tanrı Kent" gibiyken, neden "şehrin tarihi" hiç düşünülmedi? Yoksa İstanbul, o zamanlar 8000 değil de 15-20 yıllık bir yer miydi?
Azınlıklara söyleyeceğim fazla bir şey yok, zaten 3-5 kişi kaldılar, onlara da hala kalkıp gitmedikleri için ne kadar teşekkür etsek az. Fakat o insanlarla bir arada yaşamayı ne kadar sevdiğimizi, biz neden daha yeni anladık?
Solcuları gerçekten, içten söylüyorum ki anlamıyorum. 70'lerdeki Karadenizli müteahhit figürünü ben mi icat ettim? Gecekonduların ortaya çıkışı, şehir kültürünün yozlaşması, kırsalın iyice geriye itilmesi, uzaylıların işi miydi?
Bu "80'lerin modernleri," vaktiyle köyden gelen Hanife Abla'yı evinde köle gibi çalıştırmayı bildi. O ablayla aynı masada yemek yemeyi, insan sevgisinin nişanesi olarak gördü. (Hatta onlardan biri şu an "sol" köşe yazarlığından güzel ekmek yiyen temelsiz biz abla oldu, Allah'ım düşündükçe inanamıyorum.) Yani aslında, o insanla kendisi arasındaki farkı bizzat kendisi besledi, peki sonunda ya ne olacağıdı?
Geçen gün Dr. Ersin Aslan konusunda yazarken buna da değinmiştim; bugüne kadar iki satır fikri sorulmamış insana sen "kossskoca doktoru" şikayet etme hakkı verirsen, ne bekliyorsun ki? Doktorlar elbette şiddet görecektir. Fakat bunun çözümü elbette ki şikayet hakkını engellemek değil, yaşanan şeyleri değerlendirecek bilincin sağlanması.
İşte bu olmadan, hak kullanma pratiği edinilmeden, insanlara düşünme alışkanlığı kazandırılmadan yapılan her şeyi sakil kalıyor. Şimdiye kadar varoluşa dair düşündüğü tek şey "şark kurnazlığı" olan bir zihniyetten, Emek Sineması'nın yerine AVM yapılmasının neden yanlış olduğunu anlatamazsın. Çünkü o zihniyet sinemaya daha önce gitmediği gibi, gitseydi de "Ay burayı da bunlar bastı..." bakışlarıyla karşılaşacaktı.
Yani bizim peşine düştüğümüz "şehir kültürü," iktidarın seçmenleri için hiç var olmadı. Çünkü şehir moderndi, Avrupai idi, köyden gelip aynı hayatı burada sürdürmeye çalışmak ne varoşluktu, şehre geldiysen şehirli gibi yaşayacaktın. E olmuyor. Olmaz da zaten.
"O zaman gelmeyecektin." Oldu canım, zaten herkes bayılıyor kendi evini yurdunu bırakmaya, sırf keyiflerinden göç ediyorlar. Söyleyelim de gelmesinler artık. inş cnm yhaa.
Yani bu on yıl, makarna-kömür meselesi değil. İnsanları zorla "modernleştirmeye" çalışan, bu çalışmayı da geçmişi yok sayarak yapmayı uygun gören saçma sapan bir alışkanlık meselesi. Bizim şimdi korumaya çalıştığımız her şey, iktidarın tabanının gözünde, bugüne kadar olan çarpık anlayışın birer simgesinden ibaret. Elbette ki hiçbirini istemeyecekler, çünkü bizim yapmaya devam etmek istediğimiz hiçbir şeyi onlar zaten hiç yapamamıştı.
Biz Osmanlı'yı canavar gibi görerek büyümemeliydik. Başörtülü ya da türbanlı bir kadın görünce "ne kadar cahilse demek ki..." dememeliydik. Çağa ayak uydurmaktan, akşam yemeğinden sonra içtiğimiz viskiyi, çocukların "sömestır" tatilinde gittiğimiz Avrupa şehrini, ne bileyim, manav yerine süpermarkete gitmeyi anlamamalıydık.
Vaktiyle bakkal yerine süpermarketi seçen ve bunu modernlik olarak gören insanlar olarak, şimdiki AVM karşıtlığımızın ne kadar ironik olduğunu lütfen tekrar düşünelim. Bundan sonraki davranışlarımızda bize rehber olsun diye.
Bu konuda nacizane tavsiyem, James Graham Ballard'ın Bilinç Eşiğini Atlayan Adam isimli kısa hikayesi olacaktır.
Çok sevgiler,
Göksun.
Orada çok "makro" takılmıştım, "Tamam da bu yüzde elliyi nasıl açıklıyorsun, asıl bunu söyle" diyenlere verecek fazla bir cevabım yoktu. Sonra, gözümün önündeki bir şeyi ancak fark etmenin kendini suçlayıcı sevinciyle, gerçek dünyaya uyanıverdim. Biliyorum, benim yeni keşfettiklerimin zaten herkes farkında ve bu konu iki milyon kere de yazıldı. Ama benim jeton biraz geç düşüyor.
Öncelikle, "sol" kavramından neyi kast edeceğimi açıklayayım. Yine bir yerlerde söz etmiş olabilirim hatırlamıyorum, ama Türkiye'de sol, son yıllarda ortaya çıkan bir şey. Bundan önce, özellikle 80 ve sonrasında sol denen, şimdi ulusalcılık dediğimiz şeydi. Ne zaman ki Atatürk'ün de eleştirilebildiği bir zamana evrildik, bence sol o zaman ortaya çıktı. Burada derin bir ironi var aslında, solun çıkışını dincilerle paralel düşünmek enteresan. İşte ben, "solcular" derken aslında şimdi ulusalcı dediğimiz "eskinin solcularından" bahsedeceğim. Çünkü eskiden onlara öyle deniyordu. "Eski solcu" teriminden kastım ise, şimdilerde ya rakı masasında ya da akil adam toplantısında kendine demokrat süsü veren küçük burjuvalar olacak.
80'lerin gerizekalı solcuları, modernleşmeyi "yerel değerleri küçük görme" olarak algıladılar. İslamcıların değil fakat muhafazakarların muhafaza etmeye çalıştıkları alışkanlıklarını, modernleşmenin engeli olarak gördüler. Mesela bakın, şimdi Emek Sineması için son derece haklı ve "olması gereken" bir çaba sözkonusu, bu çaba Rumların evleri yağmalanırken neredeydi? İstanbul'un binlerce tarihi binası ziyan edilirken, Sultanahmet çöplükten farksız hale gelmişken, Süleymaniye "Tanrı Kent" gibiyken, neden "şehrin tarihi" hiç düşünülmedi? Yoksa İstanbul, o zamanlar 8000 değil de 15-20 yıllık bir yer miydi?
Azınlıklara söyleyeceğim fazla bir şey yok, zaten 3-5 kişi kaldılar, onlara da hala kalkıp gitmedikleri için ne kadar teşekkür etsek az. Fakat o insanlarla bir arada yaşamayı ne kadar sevdiğimizi, biz neden daha yeni anladık?
Solcuları gerçekten, içten söylüyorum ki anlamıyorum. 70'lerdeki Karadenizli müteahhit figürünü ben mi icat ettim? Gecekonduların ortaya çıkışı, şehir kültürünün yozlaşması, kırsalın iyice geriye itilmesi, uzaylıların işi miydi?
Bu "80'lerin modernleri," vaktiyle köyden gelen Hanife Abla'yı evinde köle gibi çalıştırmayı bildi. O ablayla aynı masada yemek yemeyi, insan sevgisinin nişanesi olarak gördü. (Hatta onlardan biri şu an "sol" köşe yazarlığından güzel ekmek yiyen temelsiz biz abla oldu, Allah'ım düşündükçe inanamıyorum.) Yani aslında, o insanla kendisi arasındaki farkı bizzat kendisi besledi, peki sonunda ya ne olacağıdı?
Geçen gün Dr. Ersin Aslan konusunda yazarken buna da değinmiştim; bugüne kadar iki satır fikri sorulmamış insana sen "kossskoca doktoru" şikayet etme hakkı verirsen, ne bekliyorsun ki? Doktorlar elbette şiddet görecektir. Fakat bunun çözümü elbette ki şikayet hakkını engellemek değil, yaşanan şeyleri değerlendirecek bilincin sağlanması.
İşte bu olmadan, hak kullanma pratiği edinilmeden, insanlara düşünme alışkanlığı kazandırılmadan yapılan her şeyi sakil kalıyor. Şimdiye kadar varoluşa dair düşündüğü tek şey "şark kurnazlığı" olan bir zihniyetten, Emek Sineması'nın yerine AVM yapılmasının neden yanlış olduğunu anlatamazsın. Çünkü o zihniyet sinemaya daha önce gitmediği gibi, gitseydi de "Ay burayı da bunlar bastı..." bakışlarıyla karşılaşacaktı.
Yani bizim peşine düştüğümüz "şehir kültürü," iktidarın seçmenleri için hiç var olmadı. Çünkü şehir moderndi, Avrupai idi, köyden gelip aynı hayatı burada sürdürmeye çalışmak ne varoşluktu, şehre geldiysen şehirli gibi yaşayacaktın. E olmuyor. Olmaz da zaten.
"O zaman gelmeyecektin." Oldu canım, zaten herkes bayılıyor kendi evini yurdunu bırakmaya, sırf keyiflerinden göç ediyorlar. Söyleyelim de gelmesinler artık. inş cnm yhaa.
Yani bu on yıl, makarna-kömür meselesi değil. İnsanları zorla "modernleştirmeye" çalışan, bu çalışmayı da geçmişi yok sayarak yapmayı uygun gören saçma sapan bir alışkanlık meselesi. Bizim şimdi korumaya çalıştığımız her şey, iktidarın tabanının gözünde, bugüne kadar olan çarpık anlayışın birer simgesinden ibaret. Elbette ki hiçbirini istemeyecekler, çünkü bizim yapmaya devam etmek istediğimiz hiçbir şeyi onlar zaten hiç yapamamıştı.
Biz Osmanlı'yı canavar gibi görerek büyümemeliydik. Başörtülü ya da türbanlı bir kadın görünce "ne kadar cahilse demek ki..." dememeliydik. Çağa ayak uydurmaktan, akşam yemeğinden sonra içtiğimiz viskiyi, çocukların "sömestır" tatilinde gittiğimiz Avrupa şehrini, ne bileyim, manav yerine süpermarkete gitmeyi anlamamalıydık.
Vaktiyle bakkal yerine süpermarketi seçen ve bunu modernlik olarak gören insanlar olarak, şimdiki AVM karşıtlığımızın ne kadar ironik olduğunu lütfen tekrar düşünelim. Bundan sonraki davranışlarımızda bize rehber olsun diye.
Bu konuda nacizane tavsiyem, James Graham Ballard'ın Bilinç Eşiğini Atlayan Adam isimli kısa hikayesi olacaktır.
Çok sevgiler,
Göksun.
Etiketler:
çakma entel,
demokrasi,
devlet,
emek,
ersin aslan,
eski solcu,
hekime şiddet,
insan,
tutarlılık
17 Eylül 2012 Pazartesi
P'lerle q'larla olmuyor o işler.
Kafam elli milyon, "dur şunu da yazayım, oradan alıp yürüyeyim" dediğim çok fazla şey var. Mesela bir süredir, insanların acı çekme şekillerini yazmak istiyorum. Bu sabah metrobüste ise, anarşist gazete Meydan'ı okurken aklıma başka şeyler çalındı. Öte yandan, işkolik plaza kadınları ile kafayı kulak memesi kıvamıyla bozmuş ev ablalarını karşılaştırmak da istiyorum. Bunların birini yazsam, öbürleri kesinlikle kalacak, bir daha da elimi sürmeyeceğim.
Fakat öte yandan, "nereden başlasam..." derken fark ediyorum ki, bunların hepsi özünde birer "tutarlılık" sorunu - yani benim en "takık" olduğum kavram. Zihnim şu an bir "şaşı bak şaşır" oyununun karşısındaymış gibi, baktığım sayfada bir şeyler belirmeye başlıyor sanki ama tam bilemiyorum.
"Poker suratlı" olmayı hiçbir zaman beceremedim. Hislerimi saklamayı beceremediğim gibi, olur olmaz şeyleri hissetmemeyi de öğrenemedim. "Hayatında kavgaya bile karışmamış biri olarak, bana böyle serkeş havalarla gelme" derseniz, birincisi, hayır serkeş havalarla gelmiyorum. İkincisi, zaten asıl sorun da bu. Hissetmek çok kolay, her an mümkün. Peki asıl mesele, ne olursa olsun hissinin peşinden gidip bunun sonuçlarına mı, yoksa "başlatma hissinden, otur adam gibi hayatını yoluna sok" diyerek bunun sonuçlarına mı katlanmak?
Eğer "iyi çocuk" olma yolunu seçmişseniz, bir noktada bunu o kadar içselleştiriyorsunuz ki, "of vaktiyle ne saçmalamışım ben ya" kafasına geliyorsunuz. O yüzden ben seçimimden memnunum, çünkü kendime bunu gayet güzel öğrettim. İyi böyle. Hayatımızdan zaten hiçbir durumda emin ya da memnun olamayız, yok öyle bir dünya. Ama iyi çocuk olunca, hiç olmazsa karnının doyacağını biliyorsun.
Tabii ki yaptığın her seçimle gelen bir tutarlılık meselesi var. Bu belki sizin için o kadar önemli olmayabilir, ama ben kendi hayatımı tutarlı olmaya adamış durumdayım - hayır abartmıyorum. Bütün düşünme süreçlerim, hayatıma bir sebep-sonuç ilişkisi kondurmakla geçiyor. Yaptığım şeyin kendime açıklayabildiğim bir sebebini bulamazsam, kendimi deli bir boşlukta hissediyorum. Bu açıklamalar kişisel, başkasına değil, sadece kendime. Çünkü kendimi "anlıyorum," bu yönde bir sıkıntım yok ama başkasına anlatmakla uğraşamam. Çünkü kafalarımız mutlaka farklı çalışacaktır - işte bakın bir mantıklı açıklama daha.
Plan-program insanı değilim, başıma gelen her şey kendiliğinden gelişti. Ben "o an" mantıklı bulduğum şekilde davrandım, gerisi zaten çorap söküğü gibi geldi. Fakat tutarlılığa atfettiğim önem belki çok fazla, çünkü bunu barındırmayan hayatları "üzerinde doğru düzgün düşünülmemiş" buluyorum. Biri bana "sen şöyle diyorsun ama o zaman bu yaptığın nedir?" diyecek diye ödüm kopuyor, kimse sormadan ben kendi sorularımı kendim soruyorum. Sonra da böyle sessiz biri oluyorsunuz, akmayan kokmayan.
Siyasetle o kadar uğraşmayışımın sebebi de bu mesela. Adalet duygusu başka bir şey, size mutlaka bir tarafa ağırlık vermenizi ısrarla söyleyip duruyor. İnsanlar bu kadar acı çekerken sen nasıl Farmville oynarsın diye kızıyorum kendime. Ama öte yandan, bu sabah metrobüste gayet ilgiyle okuduğum ve son derece yoğun içerikli bulduğum Meydan gazetesini bitirince içine koyduğum çanta, bir Nine West'ti. Emperyalizme küfrederken hayat çok leziz, fakat ben o ülkelere turist olarak gitmek için vize kuyruğunda saatlerimi ziyan edip sonra elimde fotoğraf makinesiyle hayran hayran şehir gezerken de gayet mutluyum. Yani olmuyor, eğer bir taraf seçiyorsanız bunun sorumluluğu çok ağır. Yaşlanınca ben de şimdinin "eski solcuları" gibi olmak istemiyorum; konuşunca senden iyisi yok, ama yanındaki elemana köle muamelesi yap... Sabahlara kadar demokrasi konuş, ama sonra "benim dediğim olacak!" diye saçma sapan atar yap. Böyle biri olursam kederden ölebilirim, kendimi yalanlayacağım diye ödüm kopuyor.
Kendimi herhangi bir şekilde tanımlarsam, o tanımın dışında kalanları yadsıyacakmışım gibi geliyor. Sonra bir gün, "hani sen böyle biri değildin, bak şimdi ne yapıyorsun?" denirse ne yapacağım?
İnsan olmak çok zor.
O kadar zor ki, doğru düzgün acı bile çekemiyorsun. Çünkü çektiğin acıyı oturup enine boyuna düşünmen lazım. Sebebini, kaynağını, nasıl geçeceğini ve nasıl tekrarlanmayacağını... İşte bunlar hep mesele. Ben hep düşünürüm.
Etrafımda o kadar çok mutsuz insan var ki. Mesela bir mutsuzluk şekli var, kendini bu mutsuzluktan kurtarmak için hiçbir şey yapamayacağına inanmış olmayı gerektiriyor. Bu inanç sebebiyle gerçekten de hiçbir şey yapmıyorsun, ama sonra hayata küfretmeye devam ediyorsun. İşte mesela ben bunu yapamam, çünkü aklımda yankılanacak olan şu diyalog beni rahat bırakmaz:
- Neden bu kadar salmış vaziyettesin?
- Çünkü hiçbir şey yapamıyorum ve yapamam da.
- Ama mutsuzsun?
- Evet çünkü çok boktan bir haldeyim, görmüyor musun?
- Görüyorum da, sen zaten tam da bu küfrettiğin dünyaya uyum sağlayamadığın için mutsuz değil misin?
- Tamam da ben son derece fiziksel bir zorluktan bahsediyorum: Bildiğin açım lan. Param yok.
- Olması için bir şey yaptın mı?
- Hayır, çünkü bu iğrenç dünyaya iş getirmek istemiyorum. Çünkü hem iş dünyası filan iğrenç şeyler bunlar, hem de ya yapamazsam?
- O zaman bu tamamen kişisel tercihindir, yani şikayet etme. Dünyanın sana sağlaması gerekirken sağlamadıkları konusunda haklısın, ama yaşayacağın başka bir yer yok. Mars'a iltica edemiyoruz. Hem hiçbir şey yapmayıp hem de ağlaşmak son derece tutarsız bir tavır, rica ederim akıllı ol aklımı al.
Yukarıdaki mutsuzluk, kendin dahil her şeyi yadsıdığın bir şekilde yaşananlardan. Hoşuna gitmiyor mu, reddet. Kendin dahil, evet.
Bir de, kendisini yücelten bambaşka bir mutsuzluk var. Bu iyice acayip. Mutsuzsun, çünkü sen -tüm sana dair olanlarla birlikte- o kadar eşsizsin ki, insanlar bu kıymetin değerini anlamıyor. Çünkü bizim insanlık olarak varoluş amacımız seni anlayıp değerinin hakkını vermek, evet.
Allah'ım ya, böyle insanlar gerçekten var ve ben buna inanamıyorum; yalnızlıktan deli gibi şikayet ederken, zaten asıl bu saçma sapan "ben harikayım" tribi yüzünden yalnız olduklarını nasıl fark edemiyorlar?
- Çok yalnızım. Aslında çok iyi bir insanım, dosdoğruyum, on numarayım, ama işte insanlar çok vefasız.
- Bişey dicem izninle, sen bu kadar eşsizsin madem, insanların seni bu kadar yalnız bırakması sana gerçekten hiç garip gelmiyor mu?
- Gelmiyor çünkü onların hepsi salak ve ölsünler bence.
- Başka sorum yok.
Gerçekten başka sorum yok. Bir de bu insan modelinde şöyle bir tutarsızlık da var; bunlar kendilerine dair her şeyi bir "beğenmekten ölme" tribinde olurlar tamam mı. Mesela bugün elli saat ailesini filan mı övüyor, üç gün sonra bakarsın, aaa, "böyle aile mi olur lan" moduna girmiş. Kendisinde hala kusur yok onu karıştırmayalım, sorun aile. Ama bir kere de demiyor ki, "ben 3 gün önce bu insanları yere göğe koyamıyordum, şimdi mi kötü olduk?"
Başka bir model, kafayı bir şeylerle bozmak. İş manyakları mesela, ya da hastalıklı titizler. Alışveriş yaratıkları. Televizyon bağımlıları ve daha niceleri.
- Neden bu kadar saplantılı bir şekilde çalışıyorsun?
- Aklımı işe verince rahatlıyorum.
- Ama o zaman algın diğer her şeye kapanmış oluyor, farkında değil misin?
- Algılanacak başka ne var ki?
- Bütün gün baktığın ekranın dışında akıp giden bir hayat olduğunu nasıl unutursun, üstelik sen hayatı sürekli aynı şekilde algıladıkça giderek daha da yalnızlaşıyorsun.
- İyi böyle. İnsan felakettir.
- İyi o zaman ne halin varsa gör.
Diyalogun başlangıcını, çalışmak yerine herhangi bir şeyle oluşturabiliriz. Yemek, iş, alışveriş, temizlik, ne olursa. Çünkü karakter aynı; yaptığın her ne ise ona "sapık gibi" bağlan, kendini bunun üzerinden tanımla ve herkesi o işi nasıl yaptığına göre değerlendir. Bu anlamda, kafayı "cv'siyle" bozmuş olan plaza kadını ile gelininin yaptığı kurabiyenin kıvamıyla bozmuş ev kaynanasının hiçbir farkı yok. Hiç ama. İkisi de takık, ikisi de manyak.
Özetle diyorum ki, insan olmak zaten zor, tutarlı olmaksa aslanın midesinde.
Mantık, lise 1'de hepimizin gördüğü p ise q, q ise p, zart ise zort'larla olmuyor. "Biraz" daha geniş bir şey aslında.
Öperim,
Göksun.
(Not: Sizi seviyorum o ayrı. Konudan bağımsız.)
Fakat öte yandan, "nereden başlasam..." derken fark ediyorum ki, bunların hepsi özünde birer "tutarlılık" sorunu - yani benim en "takık" olduğum kavram. Zihnim şu an bir "şaşı bak şaşır" oyununun karşısındaymış gibi, baktığım sayfada bir şeyler belirmeye başlıyor sanki ama tam bilemiyorum.
"Poker suratlı" olmayı hiçbir zaman beceremedim. Hislerimi saklamayı beceremediğim gibi, olur olmaz şeyleri hissetmemeyi de öğrenemedim. "Hayatında kavgaya bile karışmamış biri olarak, bana böyle serkeş havalarla gelme" derseniz, birincisi, hayır serkeş havalarla gelmiyorum. İkincisi, zaten asıl sorun da bu. Hissetmek çok kolay, her an mümkün. Peki asıl mesele, ne olursa olsun hissinin peşinden gidip bunun sonuçlarına mı, yoksa "başlatma hissinden, otur adam gibi hayatını yoluna sok" diyerek bunun sonuçlarına mı katlanmak?
| Allah muhafaza... |
Tabii ki yaptığın her seçimle gelen bir tutarlılık meselesi var. Bu belki sizin için o kadar önemli olmayabilir, ama ben kendi hayatımı tutarlı olmaya adamış durumdayım - hayır abartmıyorum. Bütün düşünme süreçlerim, hayatıma bir sebep-sonuç ilişkisi kondurmakla geçiyor. Yaptığım şeyin kendime açıklayabildiğim bir sebebini bulamazsam, kendimi deli bir boşlukta hissediyorum. Bu açıklamalar kişisel, başkasına değil, sadece kendime. Çünkü kendimi "anlıyorum," bu yönde bir sıkıntım yok ama başkasına anlatmakla uğraşamam. Çünkü kafalarımız mutlaka farklı çalışacaktır - işte bakın bir mantıklı açıklama daha.
Plan-program insanı değilim, başıma gelen her şey kendiliğinden gelişti. Ben "o an" mantıklı bulduğum şekilde davrandım, gerisi zaten çorap söküğü gibi geldi. Fakat tutarlılığa atfettiğim önem belki çok fazla, çünkü bunu barındırmayan hayatları "üzerinde doğru düzgün düşünülmemiş" buluyorum. Biri bana "sen şöyle diyorsun ama o zaman bu yaptığın nedir?" diyecek diye ödüm kopuyor, kimse sormadan ben kendi sorularımı kendim soruyorum. Sonra da böyle sessiz biri oluyorsunuz, akmayan kokmayan.
| Buz gibi tutarsızlık. |
Kendimi herhangi bir şekilde tanımlarsam, o tanımın dışında kalanları yadsıyacakmışım gibi geliyor. Sonra bir gün, "hani sen böyle biri değildin, bak şimdi ne yapıyorsun?" denirse ne yapacağım?
İnsan olmak çok zor.
O kadar zor ki, doğru düzgün acı bile çekemiyorsun. Çünkü çektiğin acıyı oturup enine boyuna düşünmen lazım. Sebebini, kaynağını, nasıl geçeceğini ve nasıl tekrarlanmayacağını... İşte bunlar hep mesele. Ben hep düşünürüm.
Etrafımda o kadar çok mutsuz insan var ki. Mesela bir mutsuzluk şekli var, kendini bu mutsuzluktan kurtarmak için hiçbir şey yapamayacağına inanmış olmayı gerektiriyor. Bu inanç sebebiyle gerçekten de hiçbir şey yapmıyorsun, ama sonra hayata küfretmeye devam ediyorsun. İşte mesela ben bunu yapamam, çünkü aklımda yankılanacak olan şu diyalog beni rahat bırakmaz:
- Neden bu kadar salmış vaziyettesin?
| YOLO, onu da harcamanın alemi yok. |
- Ama mutsuzsun?
- Evet çünkü çok boktan bir haldeyim, görmüyor musun?
- Görüyorum da, sen zaten tam da bu küfrettiğin dünyaya uyum sağlayamadığın için mutsuz değil misin?
- Tamam da ben son derece fiziksel bir zorluktan bahsediyorum: Bildiğin açım lan. Param yok.
- Olması için bir şey yaptın mı?
- Hayır, çünkü bu iğrenç dünyaya iş getirmek istemiyorum. Çünkü hem iş dünyası filan iğrenç şeyler bunlar, hem de ya yapamazsam?
- O zaman bu tamamen kişisel tercihindir, yani şikayet etme. Dünyanın sana sağlaması gerekirken sağlamadıkları konusunda haklısın, ama yaşayacağın başka bir yer yok. Mars'a iltica edemiyoruz. Hem hiçbir şey yapmayıp hem de ağlaşmak son derece tutarsız bir tavır, rica ederim akıllı ol aklımı al.
Yukarıdaki mutsuzluk, kendin dahil her şeyi yadsıdığın bir şekilde yaşananlardan. Hoşuna gitmiyor mu, reddet. Kendin dahil, evet.
Bir de, kendisini yücelten bambaşka bir mutsuzluk var. Bu iyice acayip. Mutsuzsun, çünkü sen -tüm sana dair olanlarla birlikte- o kadar eşsizsin ki, insanlar bu kıymetin değerini anlamıyor. Çünkü bizim insanlık olarak varoluş amacımız seni anlayıp değerinin hakkını vermek, evet.
| Başlangıç iyi de, abartmasan iyiymiş. |
- Çok yalnızım. Aslında çok iyi bir insanım, dosdoğruyum, on numarayım, ama işte insanlar çok vefasız.
- Bişey dicem izninle, sen bu kadar eşsizsin madem, insanların seni bu kadar yalnız bırakması sana gerçekten hiç garip gelmiyor mu?
- Gelmiyor çünkü onların hepsi salak ve ölsünler bence.
- Başka sorum yok.
Gerçekten başka sorum yok. Bir de bu insan modelinde şöyle bir tutarsızlık da var; bunlar kendilerine dair her şeyi bir "beğenmekten ölme" tribinde olurlar tamam mı. Mesela bugün elli saat ailesini filan mı övüyor, üç gün sonra bakarsın, aaa, "böyle aile mi olur lan" moduna girmiş. Kendisinde hala kusur yok onu karıştırmayalım, sorun aile. Ama bir kere de demiyor ki, "ben 3 gün önce bu insanları yere göğe koyamıyordum, şimdi mi kötü olduk?"
Başka bir model, kafayı bir şeylerle bozmak. İş manyakları mesela, ya da hastalıklı titizler. Alışveriş yaratıkları. Televizyon bağımlıları ve daha niceleri.
| E biliyoruz, daha neyin artisliği bu? |
- Aklımı işe verince rahatlıyorum.
- Ama o zaman algın diğer her şeye kapanmış oluyor, farkında değil misin?
- Algılanacak başka ne var ki?
- Bütün gün baktığın ekranın dışında akıp giden bir hayat olduğunu nasıl unutursun, üstelik sen hayatı sürekli aynı şekilde algıladıkça giderek daha da yalnızlaşıyorsun.
- İyi böyle. İnsan felakettir.
- İyi o zaman ne halin varsa gör.
Diyalogun başlangıcını, çalışmak yerine herhangi bir şeyle oluşturabiliriz. Yemek, iş, alışveriş, temizlik, ne olursa. Çünkü karakter aynı; yaptığın her ne ise ona "sapık gibi" bağlan, kendini bunun üzerinden tanımla ve herkesi o işi nasıl yaptığına göre değerlendir. Bu anlamda, kafayı "cv'siyle" bozmuş olan plaza kadını ile gelininin yaptığı kurabiyenin kıvamıyla bozmuş ev kaynanasının hiçbir farkı yok. Hiç ama. İkisi de takık, ikisi de manyak.
Özetle diyorum ki, insan olmak zaten zor, tutarlı olmaksa aslanın midesinde.
Mantık, lise 1'de hepimizin gördüğü p ise q, q ise p, zart ise zort'larla olmuyor. "Biraz" daha geniş bir şey aslında.
Öperim,
Göksun.
(Not: Sizi seviyorum o ayrı. Konudan bağımsız.)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)