varoluşçuluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
varoluşçuluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ekim 2013 Perşembe

bağladım canımı eteğimdeki taşlara

selam,

çok gidik, çok asabi ama bir o kadar da tatlı, tam acı çekmelik kafam var. asahdfhahgha içtim mi nedir ayol, yoo, tamamen beyinde laktik asit birikmesi. dün ders çalışırken sütlü alkol içmeyecektim. bu arada laktik asit kafasıyla geçmişimiz var, şurada anmıştım kendisini: http://yazmazsaolecek.blogspot.com/2013/08/baslksz.html

bugünkü varoluş paradoksumuz, bir eczacı hanımla şükrü'nün ortak yapımı. bugünlerde bizim oda çok karışık ve kalabalık, eczacıların sgk protokolü yapma zamanları geldi. eczacının biri de gelmiş kalabalıktan dertleniyor. efendim ayın 8'ine kadar vakit varken neden burası bu kadar kalabalıkmış... "eczacı hanım yalnız siz de bugün gelmişsiniz, onu nasıl yapalım?" diyemedim tabii. "eczacı hanım ne yapabiliriz, herkes geldi işte, kovalım mı?" demekle yetindim. efendiliğimden öleceğim bir gün.

neyse işte ben feysbuk'ta twitter'da atarlandım biraz filan. diyalog ise şöyle gelişti:

- benimle kavga edilmez dostum, dövemediğimi umursamayarak dağıtırım. (bir köşede sessizce ağladı :/ )
- yazık yeaa :p olsun kavga kötüdür zaten :d
- valla öyle diye diye eteğimizdeki taşlarla ölücez, ben ona yanıyorum. (oha dur ben bunu uzun yazıyim. varoluşçu mode on.)

eveet, zeki müren playlist'imizi de açtığımıza göre, yaşasın düşünerek yaşlanmak!

benzemez mi kimse bana? herkes mi o kadar tutuyor o taşları? yazık ayol.

bir gün, deniz kenarında yürürken, o taşlar eteğimize o kadar ağır gelecek ki dengemizi kaybedip dibi boylayacağız.

veya rakıya öyle bir düşeceğiz ki, biz taşları döküp bitirene kadar içtiğimizde boğulmuş olacağız.

belki şaraptan olacak o deniz, "şarap iyidir kan yapar" diyerek avunacağız fakat bu sefer, iç kanamadan devrileceğiz.

o halde taş biriktirmeyelim biz, geleni savuradularım derken, kırdığımız camların hesabını veremeyeceğiz.

veya öyle hafifleyeceğiz ki, kuş gibi olup artık kendimizi bu "ağır dünyadan" görmeyeceğiz.

peki ne olacak bu taşlar?

ölmek isteyip bir türlü ölmeyecek miyiz?

belki insanların boyu yaşlanınca bu yüzden kısalıyordur. halterci gibi düşünün yani, ağırlık kaldırdıkça içeri göçüyorsun. aslında kemik erimesi de yok mesela, işte onlar hep taş taşımaktan. kemik yorgunluğu. metal bile yorulurken, bizim kemiklerimiz 70 yıl nasıl dayanabilirdi?

bana en acı haber kiminle olduğun değil yalnız. onu bi konuşalım yeri gelmişken.

eteğinden düşmüş olmak.

bir yandan yük olmamak hoşuma gider, bari beni düşünme. ama acaba seni, beni unutmandan rahatsız olmayacak kadar umursamayan bir kafaya kavuştum mu gerçekten; yoksa bunu şovalyelik adına mı söylüyorum? ahah bence cevabı biliyoruz.

ama ben kendi egomu buradan da çıkarırım. mesela şu çok güzel bir soru değil mi, acaba seni unutmayarak sana mı, yoksa aslında kendi geçmişime yani doğrudan kendime mi saygı gösteriyorum?

hahayt, naber, kendini sevmeye kararlı bir göksun'un önünde kimse duramaz. bir taş yığını bile.

bu arada eteğinden düşüyorduk en son ya konu dağıldı. evet bak beni üzer bu. bilirsin unutulmak dokunur ya her insana.

ama unutulmak da değil bu tam ya. çünkü kafa unutmaz aslında. her çektiğin acıdan sonra sen artık başka birisin, hatırlasan da hatırlamasan da. yeni alışkanlıkların ve huyların var artık. yeni bir bakışın var. yani bir kaya olarak değilsem de, solunmuş toz zerreleri olarak ben senin içindeyim aslında. ben dediğime bakma, bu hepimiz için geçerli, sen de varlığını benim nefronlarımda sürdürüyor olabilirsin mesela. belki öyle bir çekmişimdir ki seni içime orada kalasın diye, belimin arkasında küçük zerreler halinde duruyor olabilirsin. belki elimi belime o yüzden bu kadar çok atıyorumdur.

yani o taş orada duruyor, hep duracak. peki nasıl düşer ki acaba? onu bilemiyorum. belki hipnoz? beyni noktasızlaştırmak? ki o bile tam olmuyor biliyoruz ki. belki onun orada durduğunu kabullenip ona göre yaşamak, en doğrusu. ki ben hep bunu yapmışımdır, yani zaten kesinlikle en doğrusu. mesela gözlerin doğacak gecelerime, en azından bir süre. ne yapayım, selam verip geri yatacağım. bu iş böyle diyerek. john nash de öyle iyileşmemiş miydi, "evet biliyorum siz maddesel gerçekler değilsiniz ama yine de seviyorum ulan" diyerek? keşke onu te en baştan yapsaydı adamcağız ya, çok acı çekti yazık. karısına duble yazık. az mı ağladı.

peki şimdi o zaman, taşları eritmezsek zaten sıkıntı var eyvallah da, neticede bunlardan arınmak mümkün değil ya hani... bunlar birikip birikip içimizi tamamen kapladığında ne oluyor?

tamamen taş mı kesiliyoruz?

belki buna direndiğimiz için ölüyoruz? ecel dediğimiz bu aslında yani?

kemiklerimiz dayanmaz oluyor. belki aklımız gidiyor. gözümüz görmeyi, kulağımız duymayı reddetmeye başlıyor. çünkü gerçekten artık yeter.

en nihayetinde, geliyor adam tepemize oturuyor, bak dostum diyor, bugüne kadar iyi direndin ama artık seninle uğraşamayacağım, doluyorum orağı boynuna...

direnmeyip ne yapacağız ki? fenafillah garantiliyse o işe de girebilirim bak. ama söz isterim. kiramı faturalarımı kredi kartımı ödeyecekseniz, kitaplarımı okuyup makalelerimi yazacaksanız ben varım beyler. denerim yani, varamasak da yolunda ölürüz.

veya öyle sarhoş olmalıyız da bir an seni mi unutmalıyız? "bir an" unutmak gerçekten iyi bir şey, insana kendini iyi hissettiriyor. ama ben komple unutsam üzülürüm ya, vallahi üzülürüm. bakma çok allah kitap çektim ama ne bileyim, yaşamış olmayı seviyorum ben ya. oha yalnız, yaşamayı değil de yaşamış olmayı sevmek? içselleşmiş bıkkınlık mı demeliyim buna, bu nedir bu?

ama yaşamış olmayı sevmek, bir yönüyle de yaşamı sürdürmeyi gerektirmiyor mu? yaşayayım ki yaşamış olmayı seveyim değil mi? ahshahsha olm ben gerçekten seviyorum kendimi ya, çok eğleniyorum lan bu paradokslarımla. nitekim bunu da yazmıştım aha o da şurada: http://yazmazsaolecek.blogspot.com/2013/10/neyse-ki-paradoks-diye-bir-sey-var.html

bu arada en çok kendime atıf yaptığımın farkında mısınız? her konuda önceden yazmış ve her şeyi önceden söylemiş olduğumun? çok mu yalnızım be atam? yoo değilim aslında, hatta sosyallikten bokum bile çıkıyor. fakat işte insan içinde böyle kasamıyorsun. bunları konuşacağım bir özlem var, onunla da konuşmama gerek yok ashahahah paradoks gibi paradoks kardeşim tebrikler.

bu arada diyor ki, "ben kalbimden başka yerde inan seni bulamadım." iyi bari kalbinde bulmuşsun, ya o imgeyi kurmaktan dahi aciz olsaydın? ya kuracağın bir hayalin bile olmasaydı? düşündün mü hiç?

"haddi canım daha neler" demeyin abi var öyle insanlar. zira "talebin neyse osun sen" demiş büyüklerimiz, sen o güzel insansın ki imgelerindeki o güzelliğin peşindesin. ya aslında "imgelemindeki o güzellik" diyecektim de o kelime de çok ılık geldi ya. kusura bakmayın.

artık benim kalkmam lazım çünkü yazmazsam değil tuvalete gitmezsem öleceğim. biraz da orada sıkıntı çekeyim, çünkü benim her defasında kafam açılır. tuvalet değil agora meyhanesi mübarek, orada yaşanıyor varoluşun en divanesi, en şahanesi. kesin bilgi.

öps,
göksun.



27 Ekim 2013 Pazar

paradoksla uğraşmayı bre göksun, oyun mu sandın?

"insan hiçbir zaman inancını tam olarak yitirmez." diye karşılık verdi marki. "içinde hep bir kuşku kalır."
aşk ve öbür cinler, 2013 baskısı, sayfa 88.

son günlerde bir huy edindim, hissetmecilik oynuyorum. dinlediğim şarkının içine girip, nasıl bir sürecin sonunda ve hangi duygularla yazılmış olduğunu bulmaya çalışıyorum. uygun "kafayı" bulunca da direkt olarak oraya gidip onu yaşıyorum. mesela en son dün "biliyorsun bir zamanlar, seni ne çok seviyordum" şarkısını yaşadım. bunun için aldatılmış olmam gerekmiyordu; zaten gerekseydi empati diye bir kavram keşfedilmiş olmazdı. gerçi bu son dediğim empatinin keşif olduğu önkabulüne dayandığı için bozuk bir ifade oldu. ama şimdi buradaki bozukluğu izah etmeye halim yok.

benzer bir şey kitaplar için de sözkonusu. kitap dediğin de 3-5 dakikalık bir şey olmadığı için, okuduğum sürece o evrende yaşıyorum. bazen bir olayı düşünürken "iyi de o yaşanmış değil okunmuş bir şey" dediğim oluyor. seviyorum böyle biri olmayı, kendinize küçük küçük evrenler yaratıp bir süreliğine orada kalabiliyorsunuz. kaldı ki, yaşamadığı bir şeyi hissetmek bence muazzam bir süper güç. bu konuda tevazu sahibi olamayacağım.

bu kitapta, karakterlerden hangi biri olacağımı şaşırdım. okurken adeta çoklu kişilik yaşıyorum - bundan şikayetçi olduğum sanılmasın. yalnız bu karakterlerden bahsetmeyeceğim ve bu yazının kitapla hiçbir alakası olmayacak; sadece son oyunumdan bahsetmek istediğim için konuyu oradan başlattım.

yine de şu kadarını söyleyebilirim ki, sanırım en çok marki'ye bürünmüş haldeyim. henüz kitabı bitirmediğim için kesin konuşmayayım ama en çok onun içine girebildiğimi düşünüyorum. örneğin bu cümlesi beni çok ağır tavladı.

bunu hep düşünmüşümdür, biz neden kavramları "tersinden" almıyoruz hiç? geçen gün muhafazakarlık için söylemiştim hatta, neden hep "milli değer muhafazası" oluyor bunun konusu, kendi yaşam tarzımı ve gelişim sürecimi muhafaza etmek istiyor olamaz mıyım?

bildiğimiz tek şeyin hiçbir şey bilmediğimiz olması paradoksunu nasıl çözüyoruz?

eğer her şeyden şüphe ediyorsam, şüphe etmenin doğruluğundan neden etmeyeyim?

tam da bu yüzden, dünyayı düşünmek çok anlamsız - anlamsız olduğu için de son derece keyif verici - eğer benim gibi bir anlam arama bağımlısıysanız.

düşünsene, emin olabileceğin hiçbir şey yok ve sen bunun içinde bir yerlere tutunmaya çalışıyorsun. tutunduğunu sanıp kendini bıraktığında tekrar aşağı düştüğünde ise, kendini dünyaya saldırarak rahatlatmaya çalışıyorsun. fakat dünya böyle şeylerin kaygısını taşımaz ki. ona o anlamı sen yüklersin. dünya bir mühendislik harikasıdır, mekanik ve toplumsal. her şey kollektif olarak kurulur ama sen bu kollektivizmin içinde tek başına yaşar ve istatistiklerde "bir" olursun.

işte bu tekinsizlik içinde, seni bir yere tutunduran tek faktör o yere olan inancındır. öyle ki, sen "ben tutunmayacağım" diye bir ilke kararı aldığında dahi, aslında o ilkeye tutunmuş ve öyle yapacağına inanmış olursun.

yani bundan kaçamıyoruz. ama inanç meselesine ağır anlamlar yüklemek de çok uygun değil bence; burada varlığını yoluna adamak gibi bir maneviyat değil, somut bir ikna olma hali de sözkonusu olabilir. zira ikna olmak da inancın bir görünme şekli.

insan bunun üzerine yaşıyor bence. inancını kaybettiğinde dahi, tekrar inanmayacağına inanmış oluyorsun. bunun sonu yok.

peki bir şeye inanmayacağına inanmak, hayatı anlamsız kılar mı?

benim için hayır. yani şimdilik öyle düşünüyorum, umarım geçmez.

çünkü ben düşündüğüm şeyin teyidini alarak yaşayan biriyim. bu belki bir karakter zayıflığı olarak düşünülebilir fakat ben daha çok oyun gibi görüyorum. içeride zaten her zaman birden fazla kişi var; bunlar da sürekli çift kale maç halindeler. "bence bu iş böyle olur" deyip kendimi olayları doğal akışında izlemeye bırakıyorum, skor hanesi de sürekli güncelleniyor. kendi içinde eğlenceli bir hayatım var, bakmayın ağladığıma.

"dur bakalım..." diye izlemekte olduğum hangi iş nasıl sonuçlanacak bilmiyorum. kendimden alıntı yapacak olursam, "kendi hayatını dizi izler gibi izleyince, bir sonraki bölümü heyecanla bekliyorsun."

işte o yüzden, inanmasam da mutluyum ya, bu bana yetiyor.

21 Eylül 2013 Cumartesi

"benden adam olur mu?"


şimdi siz geyik yapıyorum sanacaksınız ama vallahi ciddiyim, aklın tuvalette gelmesi diye bir şey vallahi var. bana hep olur. eğer bu gerçekten "türklerin" başına gelen bir şeyse, tam olarak bilmediğim - çünkü pek merak etmediğim- etnik kökenim böylece çözümlenmiş oluyor. dibime kadar türk'üm arkadaşlar.

bu sabah malum mekanda iki aydınlanma birden yaşadım. biri direkt özlem'le ilgiliydi ve konuyu kendisine aktardım zaten, diğeri ise daha bir sıkıntılı, daha bir varoluşçu. tam kendimden beklediğim gibi. ahir ömrümde, tanımadığım biriyle bir odada hiç konuşmadan öyle "mal mal" oturmak isteyeceksem, bu yalnız ve ancak sartre olabilir. belki zweig da olur ama o plase. bu arada, böyle entel kuntel konuşuyorum diye beni bu iki insanın külliyatlarını okumuş filan sanmayın ha, birer kitaplarını okudum sadece. ama yetti. özlem'le konuşmak gibi yani, fazlasına gerek yok, herkes her şeyi anlamış oluyor.

dört gündür ankara'daydım, salı sabaha karşı "akşam döneriz yeaa" diye gittiğim şehirden cuma gecesi döndüm. keyfi değildi, iş içindi. fiziksel olarak değilse de manen zor bir dört gün oldu. neyse konu o değil.

evimi, evimi derken kendime ait dünyayı ok-kadar özlemiştim ki, eve gelir gelmez çantamı bırakıp özlem'e koştum. oğuzhan da vardı, zeki müren'e filan bağladık doğal olarak. neyse sabah uyandık işte, uyanır uyanmaz duyduğum ilk şey: mazhar alanson - benim hala umudum var. özlem bize bu şarkıyı uygun gördü.

başladım ağlamaya... ulan dedim, bu şarkı ilk çıktığında lisedeydim ve "benden adam olur mu" diye mırıldanıyordum, şu an bir doktora adayıyım ve aynı soruyu hala soruyorum. adam olmak için vakit mi kaldı, olacağını oldun artık. daha neyi sorguluyorsun?

sonra, tekrar ulan dedim, 15 yaşında hayatı anladığını sanan gerizekalılar diye bir kalıp var ama, bizim o yaşta anladığımız doğru olmasın? yoksa ben aynı şarkıyı 12 sene sonra nasıl hala aynı hislerle dinliyor olabilirdim? ki 40-52 gibi bir 12 yıldan değil, 17-29 arasından bahsediyorum. okullar, hayatlar, arkadaşlar, adamlar değişiyor. hayatımızın en radikal değişikliklerinin olduğu bir zaman aralığı. buna rağmen ben hala aynı noktadaysam ve etrafımdaki herkes öyleyse, neden 15 yaşındaki algımızı bu kadar küçümsüyoruz?

yalnız aynı nokta deyince lütfen bana "ben aynı noktada diilim taam mı, bana tapan 3 çocuğum ve 36 beden mükemmel eşim var" diye gelmeyin. başka bir şeyden bahsediyorum. arayışın bitmemesi halinden.

şimdi bakın size çok matematiksel anlatayım.

1/3 ile 100/300 farklı şeyler midir? hayır.
okyanustan bir bardak su alırsak, okyanusun ve bardaktaki suyun yoğunluğu farklı olur mu? hayır.
acının birimi olmaz ama ifade etmek açısından varmış gibi düşünelim; en fazla 10 birim acı çekmiş birinin 5'le sınanmasıyla, 100 birimi bilen birinin 50'yle baş etmesi farklı mıdır? hayır.

işte bunu söylüyorum. 15 yaşındayken 1'dik, bir bardak suyduk ve 5'le uğraşıyorduk. sonra "işlem hacmimiz" arttı, birler 100, bardak okyanus ve 5 de 50 oldu. olan bundan ibaret. yani bizim o yeni gelişen hayat tecrübemiz ve algımız, aslında son derece doğruydu. fakat biz büyüyünce, bizim yerimize pelin'le çıkan adama ağlamayı çocukça bulduk.

e ablacım gerizekalı mısın, şimdi niye ağlıyorsun? yine seni değil pelin'i seçti diye değil mi? sadece bu sefer yan sınıfta okumuyor da başka bir şirkette çalışıyor. (not: pelin derken, öyle bir şarkı var diye dedim. bağzı can'lar şeyolmasın :) )

efendim hoca 68'e iki puan daha vermemiş de teşekkürü kaçırmışız... şimdi de zam peşinde koşuyoruz.

ilayda'nın yeni ayakkabıları çok şıkmış ama kendisininkiler çok eskimiş, annesi de yenisini almıyormuş. özenme hissimiz aynen devam etmiyor mi, kredi kartımızı ödeyemediğimizden. belki artık iş arkadaşımızın ayakkabısına değil de, iyi bir evde oturmaya, tatile gitmeye, okunacak kitaplara ya da belki hala ayakkabıya... özenmek tam gaz devam şu hayatta.

artık okyanustayız, o yüzden küçük bir göldeyken hissettiklerimiz çok çocukça geliyor. ama değil. 15 yaşındaki birinden, senin ev geçindirme derdini anlamasını bekleyemezsin. çünkü onun olayı o değil. çocukcağızın bildiği tek şey, harçlık yetiştirmek. yetişmediği zaman annesinden isteyecek ve alacak belki, yani o yetiştirmeyi bile tam bilemeyebilir. çünkü onun işlem hacmi o kadardır. ama çocuk kalkıp "param yok" diye ağlıyorsa, o hissin seninkinden zerre farkı yok. onun arkadaşının çantasına bakarken düşündüğüyle, senin uçak bileti ararken aklında gezenler inan ki hiç farklı değil.

işte o yüzden, bir şarkıyla ergenliğe geçmek hala mümkün. çünkü o biten bir süreç değil.

ergenlik, "farkına varma" süreci. çocukluktan çıkıp dünyayla yüzleşmeye başlayınca afallıyorsun. bir de tabii tipin de yamuluyor iyice, hayat bayağı zor yani aslında. fakat bizim yüzleştiğimiz şeyler sona ermiyor ki hiçbir zaman. sadece artık onları yıllardır biliyor oluyoruz. geçeceğini öğrenmiş, önümüze bakmaya alışmış hale geliyoruz. ama üzüntüsü değişmiyor.

15 yaşın tek sıkıntısı, hayatın devam etmeyeceğini sanmamız. ben "bu hep böyle olacak" kısmına katılıyorum, evet hep öyle olacak çünkü oluyor. kendimden biliyorum. talepler, beklentiler ve kırıklıklar bitmeyecek. ergen arkadaşlar üzülmesin ama hayat böyle bir şey. ama işte, o hayat "konpile" devam ediyor, güzellikleriyle de. bunun farkında olunamadığı için, yaşamak o dönemde çok zor. ki bu da çok normal, genç arkadaş daha sonrasını öngörebilecek durumda değil ki kendini iyi hissetsin.

hayat devam ediyor. tamam ben o şarkıyla hala ağlıyor olabilirim, ama hiç olmazsa çocukluk hayalim olan mesleğe kavuşmuş ve moda'ya yerleşmiş durumdayım. okuyacak kitabım, izleyecek filmim, konuşacak dostum ve içilecek rakım var. hamdolsun.

demek ki ben de böyle "olmuşum." evet başka yollar da mümkündü, ama ben böyle bir insanmışım ki yolun sonu buraya çıkmış. çok farklı hayatlar hayal edebilirim, kendimi çok güzel yerlerde düşleyip bunalıma girebilirim ve giriyorum da. ama "oralarda" olabilecek olsam olurdum, demek ki olunmuyormuş. napalım.

şu saatten sonra bunu sorgulamak gerçekten anlamsız.

"bu fırtına durulur mu, benden adam olur mu..."

o fırtına durulmayacak güzel kardeşim, sen onun içine doğmuşsun çünkü. ha senden adam olur mu kısmına gelince, bence olmuş zaten. adamlık böyle bir şeyse demek ki...

öps,
göksun.

11 Temmuz 2013 Perşembe

"işte ben böyle bir hal içindeyim"

özellikle burada her yazdığım kişisel, fakat bu artık kişiselin suyu olacak. baştan anlaşalım. bir terapiste anlatır gibi anlattım.

ne zaman bir şeylere öfkelensem, bunun bana verdiği enerjiyi fark edip dehşete düşüyorum. sinir, insanı feci tezcanlı kılıyor. bunun sebebi "pozitif bilimsel" bir şey mi yoksa sakin insanın iplenmediği yönündeki sosyal gerçeklik mi bilmiyorum, oturup onu da düşünürsem artık... ki düşüneceğimi ben de biliyorum aslında ya neyse. 

işte o tezcanlılık beni korkutuyor. çünkü sinirlenince, bir an için aslında bir şeyler yapabileceğini düşünüyorsun. bu kadar dehşet verici bir şey olabilir mi? insan kendi sinirinden beslenebilir mi ya, tehlikenin farkında mısınız? hepimiz kendi içimizde birer küçük provokatör müyüz yoksa? yoksa insan denen bok, sosyalleşme denen zamazingoyu sırf sinirini çıkara dönüştürecek bir mecra olması için mi yarattı? biz baştan sosyal bir hayvan filan değildik de, öbürümüzden bir çıkarımız olabildiğini fark edince mi evrildik? sonra o çıkarı bulamayınca da sinire kestik. sonra baktık ki, sinirlenince oluyormuş. uuu beybi, koşun lan koşun, insan doğasını çözdüm. 

sinirle ilgili duygularım bunlar. "öfke, kendisine sebep olan şeyden daha tehlikelidir" ve ben buna tamamen katılıyorum. (alıntının kaynağını hatırlamıyorum, hatırlayan qızlar eqlesin.) öfkeli olunca zarar verirsin. söylediğin şeylerden ertesi gün pişman olursun - hatta değil ertesi gün, otuz saniye sonra filan da olabilirsin. kalp kırarsın. bu budur. o zaman ya öfkeyi yok etmek, ya da tamamen öfkeye boğulmak gerekir. seçim sizin, ben ikisini de yapamadığım saçma sapan bir hayat yaşıyorum. 

bela okunmasına prensip olarak karşıyım ve bu karşı oluş da ayrı bir mesele. lan adamlar patır patır öldürüyor sen kalkmış hala "bili ikimiyilim ihihi" diyorsun. işte bak mesela, bu tam bir "öfkeye boğulma" imkanı. bu adamlardan nefret etsen kimse de sana "noluyor" diyemez. fakat olmuyor. çünkü sosyalleşmenin kendi kendini yiyen akıl yürütme şekli hepimizi muhteşem birer sevgi kelebeğine dönüştürdü. "nefret etmemeliyim çünkü nefret zararlıdır ve yıkıcıdır. bunun yapıcı bir çözümü olmalı" dersin ama o çözüm asla gelmez. nefret etmeyi seçince de bu sefer kendi vicdanın tarafından öldürülürsün. yani her durumda olan sana bana oluyor. bence bunun üzerinden giden bir distopya da olmalı, illa ford illa taylor değil. gerçi "mevki uygarlığı" üretim biçimlerinden tamamen bağımsız ve çok farklı bir kitaptı, ama o da böyle değil. (bu arada mevki uygarlığı'nı okuyun ve hem bana hem de kitabı bana tavsiye eden volkan abi'ye teşekkür edin.)

ya o değil de, ben başka bir şey için gelmiştim asıl, yine sinire daldım.

insan duygularının burçla açıklanmasına ayrı hastayım. "aynı anda hem deli sinirli hem de sinir sebebinden bağımsız olarak ağır kederli olmak" dediğim zaman "ikizler burcu kadını olduğundandır" diyecek bir milyon kişi bulabilirim. belki de gerçekten ondandır, ben bir balık olarak denizin farkında değilimdir. bilmiyorum. ama daha dün erdem'e de söylemiştim, çok fazla uyaran var, nasıl "sadece tek bir şey" olabilir insan? 

ruh halimi size şöyle anlatayım:

1. öfke kısmı malum. ali ismail'in yüzünü gördükçe sinirim daha da artıyor. kendimi alamıyorum. ne kadar da güleryüzlü, sıcak bakışlı bir çocukmuş... abdocan da öyleydi. mehmet'in daha sakalları bile çıkmamış olabilir, çocukcağızın her fotoğrafı pırıl pırıl. gerçi ne olacak, sakallı olsa "haa tamam o zaman" mı diyeceğiz? saçmalığa bak. ethem ise, benden küçükmüş ama tanısam abi derdim gibi geliyor. öyle bir havası var güzel kardeşimin. insan insanı sever abi, birine öfkeleneceksen bunun bir sebebi olmalıdır. 

(bir dakika burada araya girmem gerekiyor. son cümlemde sosyal bir önkabul ve kurcalanması gereken bir felsefe var. default ayarlarımız konusunda biraz daha düşünmem lazım.) (lan "sevgi rules" diyen bir insanı ne hale getirdiğiniz pezevenkler.)

2. tüm bu öfke ve endişe, insana ister istemez varlığını sorgulatıyor. dünkü feysbuk staatüs'ümü paylaşmak istiyorum izninizle:

"insanlar ölüyor ya. hep öldüler, birileri onları hep öldürdü. insan öldürmek, biz bu dünyada var olduğumuz ilk andan beri, bir tarafa verdiği acı kadar diğer tarafa gurur verdi. insanlığın varlığı, ta en başından beri, diğerini yok etmek üzerine kuruldu.

yüz bin yıldır dünyadayız ve bu hep böyle. insanlar annelerinin ve eşlerinin koynundan alındılar. ve bununla hala gurur duyulabiliyor. insan milleti, yıl olmuş 2013, hala kazandığı savaşlarla övünüyor ve fakat savaşın kendisinin utanılacak bir şey olduğunun farkında değil. "benim sçtığım bok daha büyük" demekten hiçbir farkı yok ki bunun. 

insan olmak iğrenç bir şey ya, gerçekten. dün gece murat'la onu diyorduk, aha maydonoz da var oluyor, biz neden insan olduk ki? hayır neden yani, olduk da ne oldu? bir hamamböceği olarak dünyaya çok daha faydalı olabilirdim, en azından bu kadar zararlı olmazdım.

yaratılışçı iseniz eğer, dünyada 4 kişi varken biri diğerini öldürdü lan. kardeşti bunlar. insanlık bir cinayetle başladı. dünya nüfusunun dörtte biri katil oldu ve belki de şu an hala öyle. 

evrim hata yapmaz. tekrar yaratılışçılığa dönersek, tanrı da hata yapmaz. bence neslimizin tükenmesi için oluyor bunlar. tükensin de zaten. zaten geldiğimiz gibi içine sçtık dünyanın, şu ömrümüz bitse de gitsek."

bu konuda söyleyeceklerim bu kadar.

3. yukarıdaki sorgulama halinin yanı sıra, gündemden tamamen bağımsız duygular da olabiliyor. çünkü o kadar saçma bir dünyadayız ki, bir yandan sosyal medya sağolsun sokakların içindeymiş gibi yaşayabiliyorken, öbür yandan yıllardır süregelen rutinlerimize devam ediyoruz. 

o rutinler, bize sokaklardan bağımsız olarak o kadar çok sinir ve mutsuzluk sebebi sunuyor ki. bunları anlatmanın alemi yok, günlük dertlerimizi biliyoruz zaten. e şimdi, bir yandan insanlar ölüyor ama sen zaten onlar ölmeden önce de veya ölmeseydi de hayatına tahammül edemiyordun?

abi çok çok boktan bir hal ama anlatamıyorum. benim üzüntü kaynaklarımdan biri, çok net, açık, sokaklardan bağımsız, bildiğin, hepimizin yaşadığı bir şey. biliyorsunuz, andırmayın. üstelik durduk yerde gelen cinsten. çok somut mutsuzluklarım var. geçimsiz, huysuz ve sosyalleşme sorunları olan biri olduğumu düşünüyorum. her şey çok net yani, bunun çocuklarla bir alakası yok. çalışma şeklimden hoşlanmıyorum. kendime bir hayat kurabildiğimi hala hissedemiyorum ve gelecek kaygım var. bunlar hep vardı, ali ismail yaşıyor olsaydı da olacaktı. 

ama olmuyor işte. bir yandan birine, öbür yandan öbürüne kafayı takamıyorsun. bunu muhtemelen yüz bininci söyleyişim, ama tek bir kişi olmak yani tek bir beyin ve bedenle yaşamak gerçekten çok zor. dünyaya yetmiyor.

ben basbayağı varoluş sıkıntısı çekme kafasındayım. ama ben varlığımın sıkıntısını çekeyim derken insanlar yok oluyor. hicap duyuyorum.

ama mutsuzum. "yok" olamadığım, var halimin ise pek bir anlamının olmadığını düşündüğüm için, çok mutsuzum.

4. öfke nasıl ki insanı hareket ettiriyorsa, mutsuzluk da hareketsiz kılıyor. mutsuzluğun verdiği hali pir sultan çok çok güzel özetlemiş, hep aynı şekilde izah ederim:

"ister yağmur yağsın, isterse dolu / n'idem ben ummana daldıktan sonra."

ya arkadaş ben mutsuzluğun dibindeyim, sen daha bana ne anlatıyorsun? kendim için bir şey yapabileceğimi düşünsem zaten yaparım, ama ummanın içindeyken yağmurdan bana ne abi?

bu o kadar "sıyrılmış" bir ruh hali ki. gerçekten hiçbir şey ilgini çekmiyor. yani aslında şu an bir sürü şey yapıyor gibiyim ama hepsi "kerhen." belki birinde tutturur da giderim diye ve hepsinde iğreti durarak.

bir yandan, aldığın her haberle yükselen bir sinirin var ve bu seni bir şeyler yapmaya zorluyor. ama öte yandan, seni hiçbir şey yapmamaya sevk eden ve konuyla alakasız bir kederin de var ve kımıldamanı imkansız kılıyor. yalnız burada, yukarıdaki ikinci maddeyi de düşünmenizi rica edeceğim. sinirin kaynağı tek, fakat kederin kaynağı tek değil. hem insan hem de göksun olarak, mutsuzluk için milyonlarca sebep bulabilirim.

[yukarıdaki parantezi burada da tekrarlamalıyım sanırım: (bir dakika burada araya girmem gerekiyor. son cümlemde sosyal bir önkabul ve kurcalanması gereken bir felsefe var. default ayarlarımız konusunda biraz daha düşünmem lazım.)]

ha peki bu kadar saçma sapan bir duygu sürecindeyken insan ilişkilerim nasıl gidiyor?

hiiç. yani sürekli bir yerlerde birileriyleyim ama gittiğim her yerde "kendi kendime" takılıyorum. yani insanlarla sorunumuz yok ama o kadar. buna da şükür, sinirini başkasından çıkaran biri olduğum zamanlar da oldu. 

of sıkıldım ben gidiyorum.

15 Mart 2013 Cuma

İnsan sevme sebeplerine giriş

Selam,

Geçen yine hasta oldum üzerinize afiyet, ateşim çıktı filan. Ama neyse ki, bu sefer evde Özlem ve gelip ziyaret eden Koray vardı.

Zaten gözlerim yanıyor, hiçbir şeye halim yok, koltukta hiçbir işe yaramadan oturuyorum; etrafımda iki insan birden olunca feci mutlu oldum. Ben de "madem mutlu oldum ağlayayım o zaman" diyerek ağlamaya başladım. Koridorda'da görmüşsünüzdür belki, ben sinirlenince ağlarım; işte böyle "Ne güzel insanlar var lan benim çevremde" hissine kapılınca da ağlayabiliyorum. İkisi de özünde, yetersizlik hissine dayanıyor. Biri sinirlendiğim şeyi ortadan kaldıramamanın, diğeri gördüğün güzelliğe layıkıyla karşılık veremeyeceğini düşünmenin verdiği yetersizlik.

O an halim olsaydı, Özlem'in geçen gün Melih'e söylediği "Abicim bir insanı zaten yapması gerekenler üzerinden sevmeyin" sözüne cevap verecektim.

Özlem tabii ki haklısın, tabii ki insanları zaten olması gerekenler üzerinden değerlendirmek "teoride" pek mantıklı görünmüyor ama... Bu "gerekenleri" yapan da yok ki doğru düzgün. Mesela senin - benim hayatlarımızda neden o kadar az insan var?

Kişisel tarihlerimiz, arayıp "Aaa hasta mısın, tamam o zaman iyi akşamlaaar..." diyenleri de biliyor. Hastayken, taşınırken, bir şeylere yetişirken, yetişemezken, sıkıntıdan uyuyamazken, halin nedir diyenimizin olmamışlığı çoktur. Burada arabesk yapmıyorum, çoktu da ne oldu, hiçbir şey. Hayatımızda olan biteni unutmayalım diye söylüyorum.

Hayatımızdaki insanların çiğliklerini çok yuttuk, aman kötü olmayalım diye. Ki o zaman için doğrusu da oydu, bunu da tartışmıyorum. Canımız istemiş yapmışız. İnsanların hatalarını görmemek, kişinin en çok kendisine yaptığı bir iyilik çünkü.

Gerilim yaratmak yerine "insanlık hali" deyip geçmemizin bir sebebi, o stresten asıl kendimizi korumak idiyse; diğer sebebi de hatayı karşımızdakine konduramamamızdı (Cümle uzun oldu ama affedin, kısaltmaya kıyamadım.)

"Boş bulunmuştur, o an düşünememiştir, yoksa yani özünde iyi bir insan." demek çok kolay bir şey çünkü. Hem büyüklük göstermiş, hem de yanlış değerlendirme yapan biri olduğunuz gerçeğini halının altına süpürmüş oluyorsunuz. İnanılmaz. Kişisel tatmin yolunda başkasının kusuruna muhtaç olduğumuz gerçeğini örtmek için muazzam bir teknik.

Sonra da, insanların bizim "insanlık hali" deyip geçtiğimiz hatalarının farkında olmamasına kafayı taktık. "Ben bu kadar idare ediyorum, elemanın ruhu duymuyor!" noktasına geldik. Bu kaçınılmazdı, çünkü her sinir bir yere kadar dayanır. Kendi erdemimizin geri bildirimini almamak artık kaşımızı gözümüzü oynatmaya başladı. Ya da belki, daha da sinir bozucu olanı, o insandan "beni anlamıyorsun :/" tribi yedik. İşte orada, insanın şöyle ağız dolusu "YARRAAMI ANLAMIYORUM PEZEVENGİN EVLADI!" diye bağırası gelmiyor mu allahaşkına?

İnsan ilişkilerimizin özü - özeti budur. Bu işler karşılıklı tahammülle yürür. İdare edeceğiniz ne kadar az şey olursa, o ilişki o kadar uzun sürer.

O yüzden, "olması gereken" dediğimiz şey aslında çok kıymetli. Çünkü zaten hayatımızdaki temel sorun bu; olması gerekenin olmaması. Olsaydı, zaten hayat bayram olacaktı ve şu an hepimiz birbirimize aşık olacaktık.

Hasta insanı ziyaret etmekten yine ontolojik sorunlara geldik ama, bence ilişkilerin özü budur. Sen, hayatında olduğunu söylediğin insanın "o an" gerçekten yanında mısın? Samimiyet, iyi niyet, vefa, dürüstlük, bunlar bence hep bu sorunun cevabıyla ölçülmesi gereken şeyler.

Alakasız görünüyor ama değil, insanların (özellikle ergenlikte) dikkat çekmek için kendilerine zarar vermelerinin altında da bu var. "Acaba gerçekten değerli miyim, ailem gerçekten benimle ilgileniyor mu, arkadaşlarım acaba beni seviyorlar mı..." gibi kaygılarla yapılıyor hep onlar. Bu dönemde istedikleri cevabı alamamış olan insanlar da büyüyünce başkalarının kalbini kırıyorlar haliyle. Halbuki biz, kalp kırmayı onlara da konduramamış oluyoruz.

Netice olarak, tamam sırf "özünde iyi biri" diye sevmeyelim, ama olması gerenin kıymetini de göz ardı etmeyelim. Bir kenara yazalım ki, kişiler arasındaki her sorun her sıkıntı çözülür ama, zor zamanda yalnız bırakmak pek unutulacak bir kazık değil.

Çav bella,
Göksun.

2 Nisan 2012 Pazartesi

Dünyada insan, devede kulak kiri.

Her şey, ama her şey, varlık ve yokluk evrenlerinin tamamı, o kadar "çok" ki.
Anlamsız bir cümle kurduğumun farkındayım ama dünyaya baktığımda sadece "ne kadar çok..." diyebiliyorum. Bu çokluğa dair görebildiğimin ise, devenin kulak kiri kadar bile olamadığını bilmek acı veren bir "boşluk" hissi.

Bilinecek o kadar çok şey var ve ben 28 yıldır o kadar "boş" yaşıyorum ki.

Ayırt edilecek o kadar çok ses, ses çıkarılacak o kadar çok enstrüman, söylenecek ve dinlenecek, dinlenirken kendinden geçilecek o kadar çok şarkı varken, ben hiçbirini yapamıyorum.

Kitap-dergi okuyan biriyimdir ama, dünyaya olan açlığım okudukça daha da artıyor. Yani bir yandan okumaktan haz duyup, öbür yandan "Ya brak Allahını seversen, okuyup okuyup 'ben hiçbir şey bilmiyorum ulaaaan!' diye sıkıntıya girdiğimle kalıyorum. Okumicam anasını satıyim" deyip isyan ediyorum.

Çünkü okunacak şeylerin sayısı, alınacak nefes kadar. Dünyanın "aslında ne olduğuna" dair yazılmış olan her şeyi okumak, çekilmiş her fotoğrafa bakmak istiyorum. Bu bilgilerin hiçbirini unutmamak, hepsini sistemli bir şekilde hatırlayıp tüm bu bilgileri kullanmak istiyorum.

Yerköprü: Yer üstündeki nehir, kendisine paralel akan
yeraltı nehrinin üzerine dökülüyor.
Dünyanın "nasıl döndüğüne" dair bilinecek çok fazla şey var. Gezegene ilişkin çekilmiş bütün belgeselleri izlemek, sonra bu gezegenin her noktasını görmek istiyorum. Dünya bu kadar muhteşem, muazzam, mükemmel, bu kadar "sıfat bulunamayacak" bir yerken, burnumun dibindeki Yerköprü Şelalesi mucizesini daha bugün öğrenmiş olmak beni mahcup ediyor. Karibuları, tukanları, primatları, bilcümle canlıyı yerlerinde görmek istiyorum. Allah'ım bu primat dediklerimiz alet bile kullanıyorlar, alemin "maymun" diye akrabalığa yakıştırmadığı hayvan yemin ederim onların hepsinden akıllı...

Bu hayvanlarla aynı dünyada yaşıyoruz.
Ama ben bir apartman dairesinde, çekyatın üstündeyim.
Geçmişte ve şu anda, insan evladının yaptığı her şeyi merak ediyorum. CERN'de neler oluyor, insanları ırk ya da din bahanesiyle komşusunu doğrayacak hale getiren nedir, saray denen yer nasıl bir yerdir, Machu Piccu'da insanlar nasıl yaşıyorlardı... Kavimler göç ederken kaç millet karıştı ve ben mesela yüzde kaç neyim? Çin Seddi yapılırken orada da bir Hacivat-Karagöz var mıydı ve bizimkiler neden öldürüldü?

Görülecek çok fazla yer var. Brandenburg Kapısı'ndan da, Bering Boğazı'ndan da geçmek istiyorum.

Bu insanla aynı dünyada
yaşadığım için gurur duyuyorum.
Görmek istediğim tüm bu yerlerin farklı birer kültürü ve anlayışı var. Hepimiz insanız ve hangi milletten hangi insanı terk edersen et, ağlatırsın. Hangi bebeğin sırtını sıvazlarsan sıvazsa, gaz çıkarır. Bu böyle.

Ama hepsinin yeme-içmesi, giymesi, aile yaşantısı farklı ve ben "özünde insan" olan herkesin ne kadar farklılaşabildiğini görmek istiyorum. Acaba ben baharın gelmekten vazgeçtiği bir nisan akşamında çekyatın üstüne tünemiş dünyayı düşünüp aslında bir hiç olduğumu fark ederken, bunu yapan biri Melbourne'de de var mı?

Ben o insana, kısır yapmak istiyorum.

Bilinecek, tahmin bile edemeyeceğim kadar sayıda dil var. Ben daha birini beceremiyorum. Gerçi anadilimde fena değilimdir, ama işte kimi zaman "sıfat bulmakta" çok zorlanıyorum.

Tabii ki bu kadar "entel kuntel" değilim sadece, dünyadaki tüm kıyafetleri, ayakkabıları ve çantaları da istiyorum. Kırmızılar öncelikli.

"Beden" muhteşem bir şey, nasıl istersen öyle kullanabiliyorsun. 28 yaşına kadar hiç spor yapmadığıma inanamıyorum. Sırf bunun için, bundan sonraki hayatımda bana günde yarım saat "facepalm" halinde gezme cezası verseler haklılar, hiç itiraz etmem. Benimki tamamen eşeklik, tembellik ve "yaşlanacağını bilmezlik" çünkü.

Bunu yapan da insandı neticede.
Her gün spor yapmak, kendimi "hareketli" hissetmek istiyorum. "Her yere" gitmek için önce kendimi taşımam lazım madem, dere-tepe tırmanırken yolda kalmamalı...

Fotoğraf çekmeyi, yemek yapmayı, yaşadığım yerin girdisini-çıktısını ve mesleğime dair tüm gelişmeleri bilmeyi, araba kullanmayı, spor yapmayı, şarkı söylemeyi, bir şeyleri resmedebilmeyi... Çok istiyorum.

Ah evet, el yeteneği... Elimin sadece "bedensel bütünlük unsuru" olmadığını, sadece bilgisayar klavyesi kullanırken hissetmek istemiyorum. Resim yapabilmek, örgü örebilmek, maket oluşturabilmek, ne bileyim, bir şeyin ağzından girip burnundan çıkıp "işte bunu ben yaptım" diyebilmek istiyorum.

İnsanın en estetik ifade şekli olan sanattan zerre kadar nasip almamış olmak beni utandırıyor.

Evet, "durduğumuz" yerde çok büyük bir dünya var doğru, ama her şey "bir yerde" duruyor ve o durma noktalarının her biri ayrı ayrı bambaşka dünyalar. Ben o dünyaların, ulaşabildiğim her birini bilmek istiyorum.

Bir gün bu yüzden kafayı yiyeceğim. Dediydi dersiniz.

20 Şubat 2012 Pazartesi

Varoluşçuluğa giriş - "Akıl Çağı"


Akıl Çağı, Can Yayınları'ndan "Özgürlüğün Yolları" olarak çıkan Sartre üçlemesinin ilk kitabı. Kişisel tanımım ise, Sartre'ın, "varoluşçuluk hırkasını" senin benim gibi bir adama giydirip bize en dibinden empati yaptırdığı felsefi roman.

Öncelikle, üçlemeyi henüz bitirmediğimi belirteyim. Sadece bu cildini okudum, tamamladıktan sonra gerekli güncellemeleri yapma hakkımı saklı tutuyorum. Ama daha çok var.

Esas oğlan Mathieu Delarue, hayatını gerekliliklerden arınmış bir şekilde yaşamaya karar vermiş bir insan. Fakat böyle deyince aklınıza serkeş, sorumsuz, ya da "bohem" bir adam gelmesin. Gayet işinde gücünde, sosyal ilişkilerinde birtakım düzenleri olan, özünde iyi bir adam bu. Fakat kendinden ödün vermenin fikri bile buna bir acayip geliyor.

Böyle adamların aslında çok feci gereklilikleri, acayip kuralları olur. Bunun istisnası olmadığını düşünüyorum.

"Hayatımı ben belirlerim" diyen ve bunun üzerinde yeteri kadar düşünmemiş olan tiplere bir bakalım. Kimi çok muhafazakardır, kural dediği de atalarından gördüğünden ibarettir. Kimi kendine bir lider bellemiştir, değişen dünyaya ayak uydurmak gerektiğini bile düşünmeden liderini tanrılaştırır. Kimileri de öyle liderle gelenekle uğraşmaz ama, bütün bunlar neticede bir sosyalleşme sorunudur, onlar da bu sorunu "sosyalleşmeyerek" görmezden gelirler. Hayatlarında sadece kendi kuralları geçer, insanlarla empati yapma gerekliliğinin farkında bile olmazlar, kendileriyle empati yapıldığının dahi bilincinde olmazlar. Çünkü kuralları bellidir, sosyal ilişkileri sadece onların belirlediği ölçüde sürecektir. Başkalarının ne düşündüğü onları tabii ki ilgilendirmez, öyle ya, herkes kendi hayatını kendi belirler.

Oldu canım.

İşte bizim Mathieu, benim son bahsettiğim türden. Kafayı, başkalarının da kendi kuralları olabileceğini bile düşünemeyecek kadar kendisiyle bozmuş. Ama bu karaktere kızamıyorsunuz, çünkü o kadar normal, o kadar düz ve aslında kendi içinde o kadar erdemli bir adam ki. Kendisi dışında akıp giden hayata sadece dışarıdan bakıyor ve bu hayatın içinde olmak gibi bir özlemi de yok.

Mesela, adam "şaşırmıyor." Her zaman her şeyi biliyor gibi bir hali var. Öyle bir ilgisiz, öyle bir soğuk duruş. Yanında hiçbir sürpriz yok, bir sonraki adım hem planlı. Çünkü her şeyi kendisi belirliyor. Hiçbir heyecan yok, çünkü heyecanın sonunu bilemezsin, bu kontrole açık bir duygu değil. Yani böyle böyle şeyler.

Romanın başında, Mathieu'nün yıllardır birlikte olduğu Marcelle'in hamile olduğunu öğreniyoruz. Bu bebek, ikisinin de beklemediği bir hadise.

Aldıracak oluyorlar. Fakat buna paraları yok. Mathieu sağdan soldan para arıyor. “Film ve kitapları bir saniyede özetlemek” gibi bir tema olsa, bu romanı "para lazım hacı" şeklinde özetlerdim.

Evlenecek oluyorlar, olmaz, Mathieu evlenme karşıtı bir adam. Özgür olacak ya, o bakımdan.

E ama bu sefer, madem o kadar ilkelisin ve hayatın üzerinde kimseye söz söyletmiyorsun, daha doğmamış bir çocuğun hayatı üzerinde nasıl böyle bir karar alabilirsin?

Mathieu abisinden para isteyecek oluyor, e hani sen çok ilkeliydin, anlayışını tasvip etmediğin birinden para istemek de neyin nesi?

Yani ilkeli olmak da zor azizim. Öyle, "ben özgürüm" demekle özgür olunmuyor. Hikayede bir de diğer karakterler var. Mesela "E alınacaksa Marcelle'in çocuğu alınacak, o bir şey demiyor mu?" sorusunun çok şahane cevapları var ama burada yazmayayım. “Spoiler” olur. Asıl güzellik orada zaten. Yalnız ben bu kadına bittim. Mathieu'den çok daha esaslı bir karakter aslında. "Delikanlı" bir kere. Canım Marcelle. Zaten "dersi" de Mathieu vermiyor, her şey Daniel, Marcelle ve Jacques'ten öğreniliyor.

Mathieu gibi olmayan, düzenli işleri ve ilişkileri bulunmayan, yani aslında Sartre'ın bu özgürlük anlayışını kendileri üzerinden anlatsa çok daha rahat edeceği karakterler mevcut. Fakat hayır, eğer öyle olsaydı, biz bu romanla empati yapamazdık. Bizim için, bir zamanlar bir yerlerde olan biten bir hikayeden öteye gidemezdi. Çünkü biz ne Ivich gibi serkeş, ne Lola gibi dumanlı, ne de Boris gibi çocuksuyuz. Biz Mathieu gibiyiz, "doğru düzgün" insanlarız, ama işte etrafımıza bakmayı pek bilmiyoruz. Sosyal gerekliliklerin göbeğinde yaşıyoruz, aslında uymamız gereken bin tane kural var. Ama bunların farkında olmayıp "benim hiçbir bağım yok" diye ahkam kesmeyi marifet sanıyoruz - daha doğrusu, söylemekle bağımsız olunacağını düşünüyoruz. Ama olmuyor.

Daha bi ton konuşurum da, olmaz şimdi. Okuyun görün.

Aaa bu benim lan.
Yalnız, ben kitapta en çok Daniel karakterini sevdim. En akıllısı, insanın iki tarafının en iyi yansıtıldığı, kitabın sonunda da bombası en güzel patlayan karakter kendisiydi. Gözümde hep Joaquin Phoenix'in bin kilo olmadan önceki hali olarak canlandırdım, umarım bir gün Phoenix abimiz eski günlerine döner de bu karakteri oynar.

"Bilmiyorsun sevmeyi, bilmiyorsun
Boşuna sana bel bağlayışım.
Bilmiyorsun sevmeyi, bilmiyorsun
Boşuna hep çırpınıp ağlayışım."

Bakalım devamında neler olacak...