yok lan sana etiket falan. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yok lan sana etiket falan. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Temmuz 2013 Perşembe

"işte ben böyle bir hal içindeyim"

özellikle burada her yazdığım kişisel, fakat bu artık kişiselin suyu olacak. baştan anlaşalım. bir terapiste anlatır gibi anlattım.

ne zaman bir şeylere öfkelensem, bunun bana verdiği enerjiyi fark edip dehşete düşüyorum. sinir, insanı feci tezcanlı kılıyor. bunun sebebi "pozitif bilimsel" bir şey mi yoksa sakin insanın iplenmediği yönündeki sosyal gerçeklik mi bilmiyorum, oturup onu da düşünürsem artık... ki düşüneceğimi ben de biliyorum aslında ya neyse. 

işte o tezcanlılık beni korkutuyor. çünkü sinirlenince, bir an için aslında bir şeyler yapabileceğini düşünüyorsun. bu kadar dehşet verici bir şey olabilir mi? insan kendi sinirinden beslenebilir mi ya, tehlikenin farkında mısınız? hepimiz kendi içimizde birer küçük provokatör müyüz yoksa? yoksa insan denen bok, sosyalleşme denen zamazingoyu sırf sinirini çıkara dönüştürecek bir mecra olması için mi yarattı? biz baştan sosyal bir hayvan filan değildik de, öbürümüzden bir çıkarımız olabildiğini fark edince mi evrildik? sonra o çıkarı bulamayınca da sinire kestik. sonra baktık ki, sinirlenince oluyormuş. uuu beybi, koşun lan koşun, insan doğasını çözdüm. 

sinirle ilgili duygularım bunlar. "öfke, kendisine sebep olan şeyden daha tehlikelidir" ve ben buna tamamen katılıyorum. (alıntının kaynağını hatırlamıyorum, hatırlayan qızlar eqlesin.) öfkeli olunca zarar verirsin. söylediğin şeylerden ertesi gün pişman olursun - hatta değil ertesi gün, otuz saniye sonra filan da olabilirsin. kalp kırarsın. bu budur. o zaman ya öfkeyi yok etmek, ya da tamamen öfkeye boğulmak gerekir. seçim sizin, ben ikisini de yapamadığım saçma sapan bir hayat yaşıyorum. 

bela okunmasına prensip olarak karşıyım ve bu karşı oluş da ayrı bir mesele. lan adamlar patır patır öldürüyor sen kalkmış hala "bili ikimiyilim ihihi" diyorsun. işte bak mesela, bu tam bir "öfkeye boğulma" imkanı. bu adamlardan nefret etsen kimse de sana "noluyor" diyemez. fakat olmuyor. çünkü sosyalleşmenin kendi kendini yiyen akıl yürütme şekli hepimizi muhteşem birer sevgi kelebeğine dönüştürdü. "nefret etmemeliyim çünkü nefret zararlıdır ve yıkıcıdır. bunun yapıcı bir çözümü olmalı" dersin ama o çözüm asla gelmez. nefret etmeyi seçince de bu sefer kendi vicdanın tarafından öldürülürsün. yani her durumda olan sana bana oluyor. bence bunun üzerinden giden bir distopya da olmalı, illa ford illa taylor değil. gerçi "mevki uygarlığı" üretim biçimlerinden tamamen bağımsız ve çok farklı bir kitaptı, ama o da böyle değil. (bu arada mevki uygarlığı'nı okuyun ve hem bana hem de kitabı bana tavsiye eden volkan abi'ye teşekkür edin.)

ya o değil de, ben başka bir şey için gelmiştim asıl, yine sinire daldım.

insan duygularının burçla açıklanmasına ayrı hastayım. "aynı anda hem deli sinirli hem de sinir sebebinden bağımsız olarak ağır kederli olmak" dediğim zaman "ikizler burcu kadını olduğundandır" diyecek bir milyon kişi bulabilirim. belki de gerçekten ondandır, ben bir balık olarak denizin farkında değilimdir. bilmiyorum. ama daha dün erdem'e de söylemiştim, çok fazla uyaran var, nasıl "sadece tek bir şey" olabilir insan? 

ruh halimi size şöyle anlatayım:

1. öfke kısmı malum. ali ismail'in yüzünü gördükçe sinirim daha da artıyor. kendimi alamıyorum. ne kadar da güleryüzlü, sıcak bakışlı bir çocukmuş... abdocan da öyleydi. mehmet'in daha sakalları bile çıkmamış olabilir, çocukcağızın her fotoğrafı pırıl pırıl. gerçi ne olacak, sakallı olsa "haa tamam o zaman" mı diyeceğiz? saçmalığa bak. ethem ise, benden küçükmüş ama tanısam abi derdim gibi geliyor. öyle bir havası var güzel kardeşimin. insan insanı sever abi, birine öfkeleneceksen bunun bir sebebi olmalıdır. 

(bir dakika burada araya girmem gerekiyor. son cümlemde sosyal bir önkabul ve kurcalanması gereken bir felsefe var. default ayarlarımız konusunda biraz daha düşünmem lazım.) (lan "sevgi rules" diyen bir insanı ne hale getirdiğiniz pezevenkler.)

2. tüm bu öfke ve endişe, insana ister istemez varlığını sorgulatıyor. dünkü feysbuk staatüs'ümü paylaşmak istiyorum izninizle:

"insanlar ölüyor ya. hep öldüler, birileri onları hep öldürdü. insan öldürmek, biz bu dünyada var olduğumuz ilk andan beri, bir tarafa verdiği acı kadar diğer tarafa gurur verdi. insanlığın varlığı, ta en başından beri, diğerini yok etmek üzerine kuruldu.

yüz bin yıldır dünyadayız ve bu hep böyle. insanlar annelerinin ve eşlerinin koynundan alındılar. ve bununla hala gurur duyulabiliyor. insan milleti, yıl olmuş 2013, hala kazandığı savaşlarla övünüyor ve fakat savaşın kendisinin utanılacak bir şey olduğunun farkında değil. "benim sçtığım bok daha büyük" demekten hiçbir farkı yok ki bunun. 

insan olmak iğrenç bir şey ya, gerçekten. dün gece murat'la onu diyorduk, aha maydonoz da var oluyor, biz neden insan olduk ki? hayır neden yani, olduk da ne oldu? bir hamamböceği olarak dünyaya çok daha faydalı olabilirdim, en azından bu kadar zararlı olmazdım.

yaratılışçı iseniz eğer, dünyada 4 kişi varken biri diğerini öldürdü lan. kardeşti bunlar. insanlık bir cinayetle başladı. dünya nüfusunun dörtte biri katil oldu ve belki de şu an hala öyle. 

evrim hata yapmaz. tekrar yaratılışçılığa dönersek, tanrı da hata yapmaz. bence neslimizin tükenmesi için oluyor bunlar. tükensin de zaten. zaten geldiğimiz gibi içine sçtık dünyanın, şu ömrümüz bitse de gitsek."

bu konuda söyleyeceklerim bu kadar.

3. yukarıdaki sorgulama halinin yanı sıra, gündemden tamamen bağımsız duygular da olabiliyor. çünkü o kadar saçma bir dünyadayız ki, bir yandan sosyal medya sağolsun sokakların içindeymiş gibi yaşayabiliyorken, öbür yandan yıllardır süregelen rutinlerimize devam ediyoruz. 

o rutinler, bize sokaklardan bağımsız olarak o kadar çok sinir ve mutsuzluk sebebi sunuyor ki. bunları anlatmanın alemi yok, günlük dertlerimizi biliyoruz zaten. e şimdi, bir yandan insanlar ölüyor ama sen zaten onlar ölmeden önce de veya ölmeseydi de hayatına tahammül edemiyordun?

abi çok çok boktan bir hal ama anlatamıyorum. benim üzüntü kaynaklarımdan biri, çok net, açık, sokaklardan bağımsız, bildiğin, hepimizin yaşadığı bir şey. biliyorsunuz, andırmayın. üstelik durduk yerde gelen cinsten. çok somut mutsuzluklarım var. geçimsiz, huysuz ve sosyalleşme sorunları olan biri olduğumu düşünüyorum. her şey çok net yani, bunun çocuklarla bir alakası yok. çalışma şeklimden hoşlanmıyorum. kendime bir hayat kurabildiğimi hala hissedemiyorum ve gelecek kaygım var. bunlar hep vardı, ali ismail yaşıyor olsaydı da olacaktı. 

ama olmuyor işte. bir yandan birine, öbür yandan öbürüne kafayı takamıyorsun. bunu muhtemelen yüz bininci söyleyişim, ama tek bir kişi olmak yani tek bir beyin ve bedenle yaşamak gerçekten çok zor. dünyaya yetmiyor.

ben basbayağı varoluş sıkıntısı çekme kafasındayım. ama ben varlığımın sıkıntısını çekeyim derken insanlar yok oluyor. hicap duyuyorum.

ama mutsuzum. "yok" olamadığım, var halimin ise pek bir anlamının olmadığını düşündüğüm için, çok mutsuzum.

4. öfke nasıl ki insanı hareket ettiriyorsa, mutsuzluk da hareketsiz kılıyor. mutsuzluğun verdiği hali pir sultan çok çok güzel özetlemiş, hep aynı şekilde izah ederim:

"ister yağmur yağsın, isterse dolu / n'idem ben ummana daldıktan sonra."

ya arkadaş ben mutsuzluğun dibindeyim, sen daha bana ne anlatıyorsun? kendim için bir şey yapabileceğimi düşünsem zaten yaparım, ama ummanın içindeyken yağmurdan bana ne abi?

bu o kadar "sıyrılmış" bir ruh hali ki. gerçekten hiçbir şey ilgini çekmiyor. yani aslında şu an bir sürü şey yapıyor gibiyim ama hepsi "kerhen." belki birinde tutturur da giderim diye ve hepsinde iğreti durarak.

bir yandan, aldığın her haberle yükselen bir sinirin var ve bu seni bir şeyler yapmaya zorluyor. ama öte yandan, seni hiçbir şey yapmamaya sevk eden ve konuyla alakasız bir kederin de var ve kımıldamanı imkansız kılıyor. yalnız burada, yukarıdaki ikinci maddeyi de düşünmenizi rica edeceğim. sinirin kaynağı tek, fakat kederin kaynağı tek değil. hem insan hem de göksun olarak, mutsuzluk için milyonlarca sebep bulabilirim.

[yukarıdaki parantezi burada da tekrarlamalıyım sanırım: (bir dakika burada araya girmem gerekiyor. son cümlemde sosyal bir önkabul ve kurcalanması gereken bir felsefe var. default ayarlarımız konusunda biraz daha düşünmem lazım.)]

ha peki bu kadar saçma sapan bir duygu sürecindeyken insan ilişkilerim nasıl gidiyor?

hiiç. yani sürekli bir yerlerde birileriyleyim ama gittiğim her yerde "kendi kendime" takılıyorum. yani insanlarla sorunumuz yok ama o kadar. buna da şükür, sinirini başkasından çıkaran biri olduğum zamanlar da oldu. 

of sıkıldım ben gidiyorum.

8 Temmuz 2013 Pazartesi

alternatif yol hikayesi: candan erçetin'le varoluşçuluğa giriş.

bugün artık his karışıklığının dibini gördüm sanırım, yani lütfen görmüş olayım ve bundan beteri olmasın.

sabah aklımda milyon düşünceyle geldim, gündemim çok yoğundu. sonra bir feysbuk muhabbetinin laf arasında bozcaada seyahati geçti; kendimi yolculuğun beni toprak mülkiyetçiliğini düşündüren kısmını anlatırken buldum.

bu kısmı ayrıca yazmak istiyorum zaten. nitekim vatan fetişizmini yıldızlara bakarken bile kaybediyor insan, "toprak üzerinde mülkiyet iddia etmek, coğrafyayı sahip olunacak bir mal haline getirdiği için bile ayıptır." diyerek.

fakat güya bunları sonra yazacaktım. siz burada gaz yerken benim tatil yapmakta olduğum gerçeği o kadar da göze sokmamak için. bu da ayıp çünkü.

yolculuğun benim aklımdaki kodlanma şekillerinden biri de, dinlediğimiz şarkılar oldu. teoman'ın mavi kuş ile küçük kız şarkısını yeni öğrendim ki öğrenmesem iyiymiş. fazla dokundu.

derken benim için "maskeli balo" vardı bu yolda. çünkü o şarkıda söylemeyeceğim hiçbir söz yoktu ve ben de artık gemileri yakma noktasındaydım. fakat bu yakış "binicem üstüne vurucam kırbacı" şeklinde değil, "ben de mutlu olmayayım anasını satayım, benim hayatım da böyle olsun napim..." şeklinde bir vazgeçiş kararıydı. madem olmuyor, olanımıza bakalım.

ve en nihayetinde, o son candan erçetin'i dinlemeyecektik...

arabada dört kızdık. diğer arkadaşları bilemem tabii ama bu seyahat benim için çok önemliydi. şimdi bunları anlatmak geçmişi kurcalamak olur, bunu yapmak istemiyorum. ama bir kısmınız biliyorsunuz zaten, yeni ayrılmış ve artık insanlarla ilişki kurmayı beceremediğine ikna olmuş bir insanım. yani sorun sende değil, gerçekten bende ve hep öyleydi. sorun benim varoluş şeklimin kendisiyse, gemileri yakmayıp ne yapayım, ölecek halim yok. yola çıkmak zaten başlı başına bir "içe bakış" süreciyken, işte böyle bir ruh hali üzere çıkmak bambaşka bir tecrübe.

anda bize dj'lik yaparken konu candan erçetin'e geldi. aslında gayet neşeli ve hoş bir şarkıdan, bahar'dan bahsediyorduk. fakat arabada o albümün olması, o albümde de git'in ve hatta yetmez gibi ben kimim'in olması... işte onlar hiç olmadı.

candan erçetin'in bende çok farklı, çok "acayip" bir yeri var. kendisini ne zaman dinlesem, birinden ya da bir ruh halinden ayrılmakta oluyorum. her biri farklı anlara tekabül eden on beş şarkısını sayabilirim. geçen gün oturdum, "iyi de neden candan erçetin pardon?" diye düşündüm. bence sebebi gayet açık:

candan erçetin'in acı çekme şekli bana çok uyuyor. çok ağır mutsuz, ama acısını çok düzgün çekiyor. "beni terk ettin ve o yüzden kahrolman lazım" gibi bir trip atmıyor yani, aynı "ayrıldık ve bütün dünya birden yok oldu" arabeskine girmediği gibi.

acı böyle bir şey değil mi kuzum? biz "kendi kendine yaşayan" insanlar, akşam evimizde ağlayıp sabah hiçbir şey olmamış gibi işimize gelmiyor muyuz? bir ayrılık yaşadığımızda, "evet harcandım ve bu bana çok dokundu ama bu senin benimle ilgili bir şey değil. insan olmak bunun üzerine kurulu" demiyor muyuz? - gerçi ben artık demiyorum, sorunun bende olduğunu kabul ettim ama o başka. ya da siz gerçekten kendinizi hint kumaşı sanıyor musunuz? yapmayın allahaşkına.

işte bu sebeplerden, candan erçetin'in acısını çok seviyorum. çünkü çok kendi halinde, düşünen, sorgulayan, ama öte yandan da kabullenmiş bir acı şekli bu. üç gün ağlamakla geçmeyecek olan, içerlerde bir şeyleri değiştiren, diplerde hissedilen bir şekil. kendi hayatına sahip olduğu için yeterince güçlü görülen ama aslında ancak bir adamın sağlayabileceği hislere bal gibi de ihtiyacı olan kadının çektiği tür.

işte o tür, "ben kimim" şarkısındaki isyanı dibine kadar hissediyor çünkü evet böyle bir isyanı var. evet "geçimsizim bu günlerde" doğrudur, fakat "her cehalete kılıf uydurmak" benim işim değil.

yani bir yandan "git de allahaşkına, bir selama muhtaç et" ama öte yandan, "kim bakacak yüzüme, güzelmişim gibi sanki."

yakın geçmişte yazdığım başka bir metinde şöyle demişim: "o çatlak sesi, git derken bir yandan küfreder bir yandan dayanamaz gibi oluşu, ben kimim'deki "hadi lan oradan" anafikrinin sunuluşunun inanılmaz zarafeti, oyalama artık'ın "hadi canım gölge etme" der gibi dalga geçişi... "

"kendine iyi bak deme, denmez, saçma" o ayrı, ama "kandırmıyor ne gündüzüm ne gecem."

"çekilecek başa geldikçe dertler"
"vakit kaybıydı diyemem ama..."
"tek tek anlayarak hatalarımı, sevmeye çalışıyorum yalnızlığımı"
"kader oyunu değil bu, bu benim suçum"
"çok mu kalender sandınız dert anlatmayınca?
"neden sevinir insan zafer kazandığında, kazanmak neye yarar ki kaybeden olduğunda?"

görüldüğü üzere malzeme çok.

size bir canan erçetin playlist'i yapayım ama dinlemeyin. ben hiç bunları arka arkaya dinlemedim mesela. sadece, bunların birkaçının birden bulunduğu bir listeyi dinlemeyin diye uyarı maksatlı yazıyorum:

mühim değil
olmaz
parçalandım
saçma
git
gamsız hayat
meğer (bunu dinlememek yönünde bir prensip kararım var.)
sitem (yüksek sesle dinleyin.)
onlar yanlış biliyor
söz vermiştin bana
neden (listenin zayıf halkası bu bence. didaktik şarkılardan o kadar hoşlanmıyorum.)
ben kimim
oyalama artık
kim
umrumda değil
daha

bir de teoman'dan bonus track: 

"yalancıyımdır biraz ama bana inan
sarhoşken hep çok sahiciyim
yine fazla içmiştim bu akşam da
coşmuş kalbim, of nal gibiyim
sağır, kör, dilsiz görünür kalbim
ama bil, ben aslında iyi biriyim

bilirim, çok kirlidir aşk sicilim
sadakat konusunda pek iddialı değilim
ama bu kez farklı olsun diye
sen denersen, ben de denerim"

bu şarkı, bir kadın olarak bana bu kadar dokunmamalıydı. çünkü bizdeki "kirlilik" bir başarı hikayesi olmuyor. her bir süreçten, bir öncekinden çok daha ağır etkilenmiş olarak çıkıyorsun ve bir süre sonra artık kendine dair olumlu hislerin kaybolmaya başlıyor.

yani aslında özümde iyi biriyim, tanısanız seversiniz ama önce buna kendimi inandırmam lazım. o da şu kafayla zor. hadi bakalım hayırlısı.

öperims,
göksun.



6 Mayıs 2013 Pazartesi


bütün gün oturuyorum. sürekli bir şeyler okuyorum. kimi zaman yazıyorum, yazmadığım zamanlar ise ne yazacağımı düşünmekten aklım çıkıyor, beynim masaya akıyor.

peki sonuç?

- kilo mu aldın sen?

çünkü önemli olan bu. ne okuduğun, ne yazdığın, ne düşündüğün, ne olup ne olmak istediğin değil. kilo alıp almadığın. insanlar senin ne düşündüğünle asla uğraşmayacak, uğraşacaklarsa bile onları buna dış görünüşünle yine sen ikna edeceksin.

peki benim burada rahatsız olduğum asıl şey ne? eğer "kilo mu verdin sen?" denseydi de aynı şekilde sinirlenecek miydim? insanların insanları değersizleştirmesine mi, yoksa sadece kilo almış olmaya mı sinirlendim? bunu da bilmiyorum. sanırım mesele, ciddiye alınmamak, tip üzerinden değerlendirilmek ve üstelik o değerlendirmeden de kalmak.

ulan makale yazamadık bari kilo almasaydım ya da bari insanoğlu bu kadar dangalak olmasaydı.

29 Ağustos 2012 Çarşamba

pöf.


ya canım çok feci değişiklik istiyor tamam mı.

- saçımı değiştirmekten çok korkuyorum, pişman olursam dönüşü yok.
- evimi değiştirmek çok pahalı.
- seyahat edebilirim belki evet ama olmuyor öyle ha deyince.
- iş değiştirme ihtimalim zaten yok.
- kılık kıyafet almak tamam da, onun da sonu yok, al al nereye kadar.
- bir ihtimal daha yok işte maalesef.

aman ya of sıkıntıdan ölücem.

15 Mayıs 2012 Salı

"Eyvallah" derken?

Aşağıdaki yazıyı, eski yazdıklarımı gözden geçirirken buldum. "Ego" başlığı ile yazmışım. Tarih 13 Şubat 2012 imiş.

Şimdi artık o kadar "atarlı" değilim. O günlerde biraz sinirliydim ama geçti neyse ki. Ama "böyle şeyleri" severim ben; çünkü şimdilerde ne kadar iyi olsam da, insan olmanın aslında bir halt olmadığını hala biliyorum.

Biliyorum ki, "bir şey olmaz" demek büyüklük taslamaktan da kaynaklanabilir, kendini gerçekten büyük hale getirmek istemekten de. Benim sebebim hep ikincisiydi. Ama demek ki o günlerde biraz zor gelmiş.

Bu entry'nin ertesi günü, çok güzel bir şey oldu. Olan güzel şeyleri, kendimle yüzleşebilmenin karşılığı olarak görüyorum.

Teşekkür ederim Tanrı'm, benden teşekkür bekleyecek kadar büyük olduğun için.

*

Ego denen halt, adeta bir bela.

Bunu öldürmeye çalışmak bile, kendisini ok-kadar çok yüceltmeyi gerektiren bir şey ki. En azından başlarda böyle; hiç fenafillah olmadığım için sürece hakim değilim.

Ya da belki, egonu öldürmeye çalışırken aslında "ego" kavramının kendisine tavan yaptırdığın için, herkes bir noktada o şekilde eşitleniyor. Bilmiyorum kafam karışık. Geçende de dedim zaten, insan olmak bana göre değil. Zorlanıyorum.

Birinin tek taraflı aldığı bir kararı size dayatması, egodur. Bu kararı yüzünüze söylemeyerek size “uzaktan” bildirmesi, çünkü kendini yeterince güçlü görmemesi, zaten bu kararın tutarlı bir sebebe bile dayanmıyor olması, egodandır hep. Kendi kendine düşünüp bir sonuca varmıştır, açıklama zahmetine bile girmeden uygulatmak istiyordur. Eyvallah.

Bunun aksini iddia edecek biri olduğunu sanmıyorum.

Peki, buna böyle ukala bir şekilde, "eyvallah" demek nedir?

Abi öfkelensene? Kin kussana? Her türlü ortamdan "ignore" edip aleyhinde atıp tutsana? İnsan değil misin?

Ben o "eyvallah" diyen insanım. Sinirlenirim, öfkelenirim, nefret duyarım, ama geçer. Sıcağı sıcağına olur hep bunlar. Bir insanı binyıllarca sevebilirim ama kimseden 3 gün nefret edemem. Ha eğer içim hiç soğumuyorsa hayatımda tutmam, görüşmem, görüşülmesini istemem, tüm olumlu hislerimi yok ederim. Ama o kadar.

Peki bu ne abi? Ego değil mi bu?

"Ya brak alla’şkına niye nefret edeyim ki, yaptı bir hata, saçma sapan davrandı, olur öyle..."

Bu ne lan, sen kendini ne sanıyorsun? Herkesi bir anlamalar, "o öyle yapmak istemedi" gibi empatik yaklaşımlar, aman da aman... Yesinler. Sen o insana "Tamam sorun değil, olur öyle" derken, Allahaşkına itiraf et, "Oha ne geniş gönlüm var lan benim, of çok güzel insanım ben ya harbiden..." demiyor musun?

"Tamam ya ben üzüntümü kendi kendime hallederim sorun değil" demek de nedir, kimsin de neyi hallediyorsun? "Havalı Deniz" seni.

"Onun vereceği üzüntüden bi’şey olmaz" of bi çay koy Allah’ını seversen. O üzüntü yüzünden bağladın bu "filozof balıkçı" hallerine. Bi’şey olmazmış. "Sen" oldun lan daha ne olacak?

Mesela özür dilemeyi bilen bir insan olmanı da takdirle karşılıyorum, ama sırf "büyüklük bende kalsın" diye özür mü dilenirmiş.

Keranacı.

Bu arada, siz yine de "eyvallah" diyenlerden olun bence. Keranacı olmaktan bişey olmaz, hem ben onu sevimli gibi söyledim.

Tamam bu "körelme" işlerine aslında kendimizi abartarak giriyorsak da, sonu daha hayırlı bence. Tabi kafayı yemezsek.

3 Mayıs 2012 Perşembe

Uçak moduna alınabilir miyim mümkünse, tenk yu.

Şu an kafam çok karışık, uyarana maruziyetim had safhada. Fakat unutmamak adına, yazmaya bir ucundan başlamak istiyorum.

Hayalini kurduğum şey, kulaklara takılacak bir on/off tuşu.

Bu switch'i uykusal bir bağlamda zaten uzun zamandır düşünüyordum. Zaman ayarlı bir düğmemiz olacak, saat 8 dedin miydi hoop, "on" oluverecek ve sen fırt diye kalkıvereceksin. Hiç sürünmeden. Aynı şekilde de, misal saat 02 dedin miydi de off'a geçecek otomatik olarak. Uykusuzluk yok bişey yok, mis.

Kulak için de lazım hacı. Kapattığın zaman dünyadan soyutlanabilmelisin. He o zaman müzik de dinleyemezsin ama olsun napalım. İlerleyen zamanlarda, sadece kulaklıktaki müziği algılayan türden bir kulak işine de girilebilir. Gözüm şimdilik o kadar yükseklerde değil.

Bunu düşünürken aklıma şu geldi, şimdi biz evrim geçiriyoruz ya, bu evrim neden hep "mekanik" bir yönde oluyor? İki ayak üstünde durmamız, kılımız tüyümüz, boyumuz posumuz... Bunlar hep "fiziksel" durumlara ilişkin ve "beden mekaniği" ile alakalı. Ama neden, ben zihnimi neden istediğini duyup istemediğini duymayacak şekilde geliştiremiyorum insanlık olarak?

Metafizik diye bir şey yok mu yoksa? Ama nasıl olmaz. Ama varsa nasıl gelişemiyoruz? Lan hadronu çarpıştırıyorsun ama aklına iki dakka mukayet olmayı beceremiyorsun - ki bu bence evrimsel açıdan, hadron dediğinden daha önemli bir mesele. "İlk an" bilgisine ulaşınca hayatım değişmeyecek ama algımı istediğim gibi yönlendirmeyi becerirsem bundan daha ötesi mi var?

E tabi evrim bu işlere bulaşmayınca, araya bir sürü zihinsel terapi türü çıkıyor. Ahlak, din, meditasyon, psikolog terapisi... Bu arada psikoloji elbette ki bir bilim, ahlak veya din gibi "oluşturulmuş" bir şey değil. Fakat bu terapi de yine, diğerleri gibi, bizim dışımızdakilere olan algımızı sadece "onlarla beraber yaşayabilme" noktasına getirmeye yarıyor.

Hoş gör, çok sev, sabır göster, sevmesen de saygı duy, herkesi anla... Lan tamam da, ben sana "bana gereksiz şeylerle yaşamayı öğret" demiyorum ki, "algımı bunlara kapayacak mekanik gelişimi sağla" diyorum. Yoksa ben de biliyorum, "sevgi, içimizde."

Hayır yani her haltı beceren evrim bunu nasıl beceremiyor, anlamak mümkün değil.

Sakın kalkıp da "ruh terbiyesi" bilmem ne demeyin. Ağzınıza vururum.

Zira ruhum çok terbiyesiz ve de lüzumsuzsa söndür.