18 Haziran 2014 Çarşamba

kırmızı

ben ruh halini reddetme dürtüsü gelişkin bir insanım. "hayır bu his bana yakışmıyor" diye kendimi bastırdığım çoktur. yine yaptım.

bugün ilk defa bu kadar şiddetle yaşadığım bir şey oldu. eve gelene kadar gayet normal bir gün geçirdim. bütün gün mesaideydim, her haftaki çarşamba yoğunluğunu yaşadık. yediğim içtiğim normal, yazı yazdım filan, yine kabataş'a oradan da mahalleye geçtim. eve gelirken markete uğradım. sıkıntı yok yani.

kapıdan girdiğimde nefes nefeseydim ama bunu gerektiren bir durum yoktu. koşmadım etmedim, merdivenden çıkarken şarkı söylemedim.

sonra tansiyon düşüklüğü gibi bir hal geldi. hesapta patlıcan pişirecektim, patlıcanları alıp tv karşısına geçtim.

ve öyle kaldım.

gözüm açık, tv'ye dönük. televizyonda amerika hollanda maçı var ama ben aslında hiçbir şeye bakmıyorum. öyle bir kalakalmışlık hali ki, kımıldamak fikri bana çok uzak. kımıldamak istememek de değil, yapamamak, becerememek ve zaten neden becermesi gerektiğini de bilmemek.

sonra, hala kımıldamadığım esnada, "aslında kalkıp yatabilirim. ama neden bunu istemiyorum ki?" diye düşündüm. kaan geldi, beni yatağa yatırdı, tansiyonum yükselsin diye ayağımın altına yastık koydu bal yedirdi filan... ben o arada tavana bakmaya devam ettim. ki huyum değildir, ben tavan izleme insanı değilim. işte o hissin en şiddetli hali, gözlerim faltaşı gibi açık bir şekilde tavana bakarken geldi.

kalkıp hayata devam edebileceğini biliyorsun. fizyolojik olarak sorun olabilecek hiçbir şey yaşamadın, onu da biliyorsun. aslında bir sorun yok yani, istesen "eeeh sıkıldım" der kalkarsın.

ama bunu neden yapasın? kımıldamazken öyle rahat ve iyisin ki, neden hayatın boyunca aynı pozisyonda kalmanın huzurunu seçmeyesin? neden kendini o hissizliğe bırakıp rahat etmeyesin? ille kımıldamak neden?

birkaç dakika öylece kalakaldım, tam olarak bu hisle. sonra inadıma kafamı sallamaya filan başladım, "ben böyle biri değilim" diyerek. uzandım biraz, uyumaya çalıştım, ama ne kadar çalışırsam çalışayım gözlerim faltaşılığından bir şey kaybetmedi.

sonra, "böyle olmayacak" diye kendimi kaldırdım. bugün yazdığım yazıyı düzelttim. o iş hoşuma gitti. yazmayı seviyorum.

sonra kırmızı oje sürdüm. iyi geldi. kendimi tekrar yüzeyde hissettim.

bu ne kadar böyle gidecek bilmiyorum.

savaş boyasına inanmıyorum ama bir kırmızı oje var.

27 Ocak 2014 Pazartesi

ve sevmeyi öğrenmekle başlayacak her şey

fazla mantık kalbe zarar.

geçen gece bizim orada oturuyoruz, özlem de var. o kızı da nasıl seviyorum belli değil. neyse, "ya özlem" dedim, "bazen düşünüyorum, yani sen beni neden sevesin ki, hiçbir gerekçe bulamıyorum." o da bana "sevmenin sebebi mi olur gerizekalı" diyerek konuyu kilitledi. peki benim onu sevmemin bir sebebi var mı diye düşündüm, yok, bulamadım.

sonra özlem yanındaki arkadaşa açıklama yaptı, "bu göksun dünyanın en mantıklı insanıdır tamam mı, her şeyin sebep-sonuç ilişkisini sorgular, o yüzden sevmenin de sebebi olur sanıyor salak" diyerek.

haklı mı lan acaba.

şimdi mesela özlem'in beni sevmesini açıklayamıyorum. ama öte yandan, hayatıma giren belki de herkesin, buna en başta erkek arkadaşlarım dahil, her birinin benimle neden ilgilendiğini anlayabiliyorum.

hepsinin bir sebebi vardı.

işin kötüsü, benim de hep bir sebebim oldu. hatta bir zamanlar şunu fark etmiştim ki, bir adamın hangi tarafından çok şikayet ediyorsam, bir sonraki adam hep o açığı kapatacak biri oldu. ama meğersem gemi bu sefer başka yerlerden su alıyormuştu, işte ben onu hemen anlayamamıştım.

acaba sebep bulmak, çok da içimize sinmeyen insan ilişkilerini meşrulaştırmak için mi? birine tahammül etmek için mi, varlığına dayanak buluyoruz?

ben kendimi "olduğum şekilde" değer verilecek biri olarak görmüyorum da, o yüzden mi başkalarının sevgisinin dayanağını sorguluyorum?

ama şunu da söylemem lazım ki bunu anlık hezeyan sanmayın; ben çocukken de böyleydim. o zamanki sosyalleşme ortamınızı aileniz oluşturuyor malum, "acaba bu insanlar benim akrabam olmasa da yine sever miydim? akrabalık sevgiyi kendiğilinden getiriyor mu yoksa o kişiyi 'o kişi' olduğu için mi seviyorsun?" diye ciddi ciddi düşünen bir çocuktum. bu kelimelerle değildi tabii ama kafa buydu. annem şahit. zaten hep annem yüzünden böyle biri oldum ben, çünkü kendisi mantığın yeryüzündeki cisimleşmiş halidir. neyse bana demişti ki, "akrabalık tabii ki önemli bir şey, ama kötü insanlar olsalardı, akraban olsaydı da sevmezdin."

sonra ben bunu, o ara lisedeyim, annem babam üzerinden de düşündüm. acaba dedim, ben bu insanları annem babam olmasaydı da sever miydim? çok akıllıyım çünkü evet. neyse ki "tabii severdim, çünkü annemle babam çok güzel insanlar" diyerek, bu işin içinden kolaylıkla çıktım.

ama işte geçmeyince geçmiyor. her şeyin bir sebebi olması gerektiğine bu kadar inanmamalı insan.

hayatımdaki insanların neden hala hayatımda olduğunu "görüyorum." burada eziklik kisvesine gizlenmiş bir büyüklenme yok, yanlış anlaşılmak istemem, "herkes benden menfaat sağlıyor" filan demek istemiyorum. bir insanın hayatında bunu değiştiremeyeceği için bulunmak, gayet anlaşılır bir durum. veya onun yapmaktan hoşlandığı bir şeyden sen de hoşlanıyorsundur ve hayatındasındır, son derece makul.

ama herkes bir şeylerin arayışında. işte aradığını bulduğunu sanıyorsun, bu bir sebeptir.

işte diyorum ki, madem bir sebep üzereyiz, ya o sebebin kendisi sağlam değilse? sen artık açığı kapatamaz hale gelirsen veya arayışın kendisi değişirse? işler değişmeyecek mi ve çok normal değil mi? dayanağı kaldırırsan, ona dayanan durabilir mi?

sebepli olan sevginin çok da güvenilir bir şey olmadığını gördük. peki sebepsiz olan güvenilir mi?

çünkü ben her zaman şunu düşünürüm, bu arada yine çünkü diye başlayan aklımı ayrı seveyim, bir şeyin sebebinin olması aslında temelinin olması demektir. temeli olan şey de sağlam olur. bakın ne kadar mantıklıyım.

ama işte o sebebin olmadığı hali göz ardı etmesi bakımından, tezim antitezini doğrudan kendi içinde barındırıyor. senteze ise henüz ulaşamadım kafam karışık. yani bu şey gibi, sen antivirüs yazılımını yükledin ve kendini güvende sanıyorsun ama, ya ileride bir gün, o yazılımı kıran yeni bir virüs gelişirse? ilişkilerde "feedback" dediğimiz şey, tam olarak bu yüzden önemli. yazılımı güncel tutmak şart.

sevginin sebebi onu olağanlaştırır, gündelikleştirir, büyüsüzleştirir. çünkü her şeyin bir sebebi vardır ve böylece sevgi de "her şeyleşir." allah'ım bunu bile çünküyle anlatıyorum biri beni durdursun. yani diyorum ki, sevgiye bulduğunuz sebep aslında onun içini boşaltıyor haberiniz yok. ya da neden size çamur atıyorsam, haberi olmayan benim.

birini sevmek için hissinizi dayandıracak bir şeylere ihtiyacınız olmamalı. o zaman da tekinsiz mi geliyor, ama zaten onu özel kılan da bu tekinsizliğine rağmen var olmaya devam edebilmesi değil mi? birini görür görmez ondan çok hoşlanmışsanız, allaşkına bunun nasıl mantıklı bir sebebi olabilir? aksine, işin içine mantık girdikçe görürsünüz ki, o kadar da abartılacak bir şey yokmuş ortada.

mesela biliyorum, bizim oraya bir daha hiç gitmesem, murat'lara özlem'lere tek bir gün lazım olmam. "şunu da göksun'a soralım" diyecekleri hiçbir şey yok, varsa da ben bilmiyorum. ama kafalarımız güzelken, birbirimize nasıl sarılacağımızı şaşırıyoruz. çok seviyorum ben o masadaki arkadaşlarımı, aşırı güzel insanlar olmaları dışında da hiçbir gerekçem yok.

hayatındaki insan, sana iyi gelen bir davranışı bırakabilir. sevdiğin şeyleri yapmaktan vazgeçebilir. bir şeyler olur, yeni bir hayatı olur ve o hayatta kendine yer bulamazsın. olur bunlar.

ama iyi, zeki ve "dost" biri olmaktan vazgeçilmiyor.

sanırım benim de değişmem lazım artık. değişebilir miyim bilemiyorum ama, bu kadar mantık kimin hayatındaki varlığımı nasıl etkiliyorduysa, kusura bakmasın.

öptüm,
göksun.

7 Ocak 2014 Salı

tanrı bir, kafa binbeşyüz.

canım sıkkın. gerçi biraz sonra yönetimden biri gelip bir şeyler konuşacak ve hemen akabinde de toplantıya gireceğim. yani yazacak fazla vaktim yok ama akacak harf damarda durmaz. ya da aslında palamut benzetmesi daha uygun. balık olan. balık olan palamut çok kanlı hayvandır tamam mı, o yüzden oltadan aldığınız anda bi yara açarsınız ki fazla kanını akıtsın hayvancık. şimdi benim de fazla harfimi atmam lazım. ya da belki hava yapmış kombi örneği daha da uygun. içerideki basınç aşırı yükseldi, havasını almazsan patlayacak. evet bu güzel. palamutları delmeyelim boş yere, vahşet bu. ama ben balığa çıkmayı çok severim, onu nasıl yapalım? bundan sonra tuttuklarımı geri mi atsam acaba? hem babasıyla balığa çıkan çocukların oltasına takılacak daha çok balık olur böylelikle. ben artık tutsam ne tutmasam ne. neyse ki palamut sevmem.

tanrı'nın çalışma şekli çok enteresan. ya da kendi hezeyanlarımızı tanrı'ya mal etmek büyük kolaylık. böyle bakınca tanrı sizce de çok asap bozucu bir yetişkin gibi olmuyor mu? "senin suçu bana atma kafanı bile ben yarattım lan nıhoshfhah" diye gülen bir tip? hiç hoş değil.

eskiden kendisiyle hiç sorunum yoktu, bir süredir var. ama bu varlık yokluk sorunu değil, elli kere söyledim, varlığına inanmak hoşuma gidiyor. benimki dini bir iman değil, bir tercih. bence tanrı olmalı yani, yoksa da olsun mümkünse. yoksa kiminle konuşup sorumluluğu kime atacağız?

ama işte bu "limitleri önceden belirlenmişlik" hissi hoşuma gitmiyor. çünkü o zaman her şey çok manasız.

mesela bu sabah, kendisinin çalışma prensiplerinden birine taktım. o konuda tanrı'ya ben de çok kırgınım.

aslında daha önce fark etmiştim, "ne dilediğine dikkat et" prensibi yüzde yüz çalışıyor. ama bu sabah yeniden vurdu.

sağolsun, istediğim bir sürü şeyi verdi bana tanrı. ama işte bak bu mesela çok saçma, ne oldu yani aslında benim için başka şeyler düşünüyordu da talep doğrultusunda karar mı değiştirdi? yoksa ben zaten uslu uslu, benim için zaten uygun görülmüş olanı mı istedim? "o zaman her şey çok manasız" derken bundan bahsediyordum işte, tanrı'nın mutlak iradesine iman ederek aslında hepimiz birer asker olarak doğmuyor muyuz? bu arada insan asker doğmaz'ı da adana'da unuttum yine ya, bi okuyamadım onu. birinci cildi sizde varsa bi göndersenize, bende 2 ve 3 var. çok eski, 70'lerden kalma, e yayınları.

yalnız her yazıda olduğu gibi, yine "simultane" bir aydınlanma yaşıyorum. eğer biz zaten bizim için çoktan yazılmış olanı yaşıyorsak, burada kim neden büyük olsun ki? ille biri olacaksa yine biz oluruz bence, o kadar zorlamaya rağmen efendiliğimizden vazgeçmediğimiz için. öte yandan eğer bu yazgının dışına çıkılabiliyorsa, çıkanlar da büyük yine. olamayanı oldurdukları için. yani sevgili tanrı, üzgünüm ama otorite sahibinin büyüklüğünü kabul edecek biri yapmadın beni ki bunu da biliyor olman lazım. şimdi sen kesin bir yerlerden bana bakıp kıs kıs gülüyorsundur, "bunun kafasına ben koyuyorum bunları, sonra 'hihi yaşasın aydınlandım' diye seviniyor gerzek" diye. seni sırf yalnızlıktan reddetmiyorum, biliyorsun değil mi?

istediklerinin olması konusuna geri dönüyorum. evet oluyor, oldu da. çok iyi de oldu çok da güzel iyi oldu. fakat? e bunlar patlıyor? çünkü olan "şey bütünü" bizim istediğimiz bir şeye sahip fakat bütünün diğer hiçbir parçası bunu desteklemiyor. sen tanrı'dan bir portakal istiyorsun, evet o portakal geliyor ama istemediğin bir sürü başka şeyin içinde. "portakal buldum oley!" diye sevinirken, haberin var mı, terk etmedi o acayip şeyler beni. sonra tanrı büyük. büyük tabii ne olacağıdı, bu kadar büyük organizasyonu başka kim yapabilir?

hangi hasta ruh?

bu arada yazmaya o kadar çok ara verdim ki, kafam an be an daha çok dümdüzleşiyor. o arada iki saatlik bir toplantıya girdim, o toplantıda görüşülen sözleşmeye tamam dedim, bir velayet meselesine cevap verdim, yemek yerken memleket meselesi konuştum ve olaylar gelişmedi. mesela kaan'la konuştuk şimdi. normal. çünkü hiçbir şey olmadı.

işte bak bunlar da çok saçma değil mi? sürekli bir şeylere adapte oluyorsun, hayatın kendini değiştirerek geçiyor, insan bu hayattan nasıl bir stabilite bekleyebilir? çok saçma. hiçbir şeye en ufak bir müdahalede bulunamamak, çok aşağılayıcı. tanrı'nın bunu böyle uygun görmüş olması hoşuma gitmiyor. resmen oyuncak niyetine yaratıldık.

hayır bi de bekliyorsun o stabiliteyi. sende de iş yok ki. gerçi hakkını da yemeyeyim, kiran var kredi kartın var.

hangi hasta ruh sorusuna da cevap vereyim müsaadenizle. wells'in görünmez adam'ının ruhu bu. muhtemelen kesin bilgi.

mutsuz, tatminsiz, sosyal ilişkisiz, saplantılı bir adamın eline imkan geçtiği zaman davranacağı gibi davranıyor bize tanrı. kendisi belki de gerçekten otobüsteki bir yabancı, fakat bunu bilmemizi istemiyor ki yüz göz olmayalım. neden ki? zaten koskocamansın, ben seninle nasıl yüz göz olabilirim? ayrıca şu an zaten ziyadesiyle olduk bence - gibi geliyor bana yoksa şüphen mi var? olma? bence bu sendeki, tamamen seninle alakalı bir çekince. çünkü bak ben hep söylerim, eğer sen sağlamsan hayat vız gelir tırıs gider; çünkü zaten ne zaman ne yapacağını biliyorsundur. e ben bile şu "kul" halimle "suskunluğum asaletimden" diyerek çizgimi bozmayabiliyorken, sen neyin tribindesin?

bir şeyi çok mu istedik, onu bize "al evladım" diye şefkatle vermiyor. "AL BAŞINA ÇAL!" diyerek kafamıza fırlatıyor ve buna şükretmeyince sen kötü oluyorsun. işte bu noktada hepimiz birer "kadife" değil miyiz, üzerine binilip sırtı kırbaçlanan?

ben eskiden onun bizi sevdiğine gerçekten inanırdım. çünkü aksini düşünmeme yol açan bir dünyam yoktu. muhafazakarları anlamıyor değilim yani, dünyaları imanlarını sarsmıyor olabilir. veya belki sarsacak şeyler oluyordur ama bunları da imana iyice sarılarak atlatmayı seçmişlerdir. koskoca bir tanrı inancına düz stockholm sendromu muamelesi; neden olmasın?

neyse işte ben vaktiyle buna cidden inanırdım, güzel günlerdi. sonra geçti.

o bir görünmez adam. istediğini yapıp istediği muameleyi görebilmek için görünmemeyi seçti. fakat sonra baktı ki bu iş baş edilir gibi değil; biraz tatminsizliğinden kaçmak biraz da insanları kendisinden kaçmamaya zorlamak için işi nobranlığa vurdu.

yani bir noktada, onu biz böyle yaptık. istesek çok daha iyi bir tanrı olabilirdi.

fakat bizi yaratan ve sınırlarımızı belirleyen zaten o idiyse, istediğini alamaması yine kendi hatası değil miydi?

sevgili tanrı'm, eğer beni seni düşünmem için yarattıysan, görevimden azlimi istiyorum. kendi düşen kendi ağlasın.


27 Kasım 2013 Çarşamba

yasal pipisiyle bir koca yaklaşmakta

ay konu çok uzun.

ekşi sözlük'te gezinirken, eşcinsel evliliğiyle ilgili ilginç bir bakışla karşılaştım:

"saçma. 

halihazırda eşcinsellik gibi toplumsal moral normların dışında bir konumdayken; evlilik, tek eşlilik ve çekirdek aile gibi aynı kısıtların empoze ettiği normlara heves etmek de ne ola ki şimdi?

çıksın california'lı bir gay/lezbiyen vatandaş, desin açık açık "bismarck, kuzey dakota'ya çıkan tayinimden yırtıp eş durumundan san francisco'da kalmam lazım." veya "eşim servetiyle maddi açıdan şahane bir konumda, ölürse mirasında gözüm kalır" veya "vaytvestinghavz'un çeyiz indiriminden faydalanmak için belediye nikahı isteniyor" anlarım da.. öbür türlü fena oluyor. abd'li eşcinseller gayet 'amerikan' taleplerle "haklarımızı istiyoruz" filan diye bastırdıkça buradaki politically correct eşcinsel hakları aktivistleri mevzuu insan hakları bağlamında ele alıp beyhude gaza geliyor. halbuki evlilik dediğin en nihayetinde malla, mülkle, çeyizle alakalı bi' şey. gençler birbirini sevdiyse, miras hukukuna, borçlar kanununa giren çıkan ne?"

https://eksisozluk.com/entry/38558737

hiç böyle düşünmemiştim. bakınca, evet evlilik zaten kendi başına garip bir şey. toplumsal normdan kaçarken doluya tutulmak?

neyse bunu twitter'a yazınca, özlem benim homofobiye düştüğümden şüphelendi. sanki asıl bu yaklaşımla onları ötekileştiriyormuşuz gibi. mesela "ne haddine ne demek?" diye kızdı bana. "eşcinsel evliliği yok, insan evliliği var" üzerinden eleştirdi.

fakat konu o değil. şu:

öncelikle bunun ayrı bir isim altında incelenmesi, "duyarlıların tercihi" değil.

olaya biraz tepeden bakalım. yalnız ben tepeden bakayım derken her şey toz ve gaz bulutu kısmına kadar gidebiliyorum kimi zaman, yine öyle yaparsam dürtün.

adım adım gitmek gerekirse:

evlilik:

1. teknik anlamda evlilik, hani şu memurun önünde imza atarak yaptığın bir sözleşme türü olandan bahsediyorum, mevcut ilişkiye hukuki sonuçlar bağlanmasından başka bir şey değildir.

2. bu teknik evliliğe kutsiyet atfetmek, tamamen toplumsal bir vakadır ve öğretilmiş bir şeydir. önemli olan gerçekten hayatı paylaşmak ise, kişilerin o paylaşımda geçirdiği süreye bakılır; imzayı ne zaman atıp birbirlerinin mirasını ne zaman yasal olarak hak ettiklerine değil. kaldı ki miras hakkının meşruiyeti ile anlam ve sonuçları meselesine hiç girmiyorum bak.

hukuk:

1. hukukun temel niteliği objektif olmasıdır - tabii eğer sizin devletinizin hukuk politikası gerçekten objektivite üzereyse ya da öyle olduğu iddia ediliyorsa.

2. madem öyle, toplumun bir kesiminin evlilik hakkının tanınıp diğerinin tanınmaması diye bir şey asla sözkonusu olamaz, olursa bu hukuksuzluktur. çünkü hukuk, ayırmaz. ayırırsa hukuk olmaz.

3. o halde, eşcinsellerin evlilik hakkının tanınmaması, somut durum itibariyle hukuk idesine uymayan bir gerçekliktir, sapmadır, bug'dır, dombilidir.

eşcinsel evliliği:

1. bunun bu şekilde isimlenmesinin sebebi, hukukun "evlilik" diye tanıdığı şeyin içinde maalesef bulunmuyor olmasıdır. "olağanı belirleyen" toplumsal normlar, evlilik kavramına heteroseksüeller ekseninde yaklaşıp eşcinselleri ötekileştirmeyi erdem sayar.

2. bu sebeple, bahsettiğimiz şeyi tam olarak ifade etmek adına, eşcinsel evliliği ifadesini kullanmak çoğu zaman zorunlu olmaktadır. yani salt bu kullanım üzerinden bir önkabule düşmüş olduğum iddiasını reddederim.

eşcinsel evliliği ve toplumsal norm ilişkisi:

1. yukarıda değindiğimiz gibi, kerameti kendinden menkul birtakım toplumsal normlar, bağzı şeyleri erdem sayıp bağzılarını ise ötekileştirebilmektedir.

2. öyle ki, bu toplumsallık dediğimiz nane, iki insanın birbirini ne kadar sevdiğini ve birbirine ne kadar ihtiyaç duyduğunu değil, eş durumu tayinini hak ettikleri tarihi önemser.

belki de bunun sebebi, birlikte olmaya sadece üreme/soyunu devam ettirme üzerinden bakmaya devam eden idimiz olabilir. bilemiyorum bu daha şimdi aklıma geldi.

3. yani eşcinsel evliliğindeki temel sorun, bu toplumsal önkabuldür.

4. eşcinsel evliliği tabii ki ve mutlaka tanınmalıdır, çünkü evlilik kurumu halen vardır.

5. fakat evlilik kurumunun kendisi zaten yeniden düşünülüp farklı algılanmaya muhtaç bir haldedir.

6. toplumsal normun dışında kalmaktan muzdarip biri için acil gerekli şey, evet o normun içine gidip yaşama alanını genişletmesidir kabul.

7. fakat nihai hedef, o normun hatta norm kavramının kendisinin halli olmalıdır.

yani bahsettiğim şey bu benim. eşcinsel evliliği, toplumun bir tabusunu yıkması ve hukukun objektifleşmesi anlamında gerekli ve önemli. fakat evlilik kurumunun kendisi zaten sıkıntılı. eğer eşcinsel arkadaşlar evlendikten sonra birbirleri üzerinde salt buna dayanan bir mülkiyet kuracaklarsa, bu doğru mu şimdi?

toplumsal normdan kurtulmak isterken yine onun bir ürünü olan evliliğe doğru koşmak, bireysel özgürleşmeyi devletten nikah izni beklemeye bağlamak, evet yaşadığımız dönem itibariyle maalesef içinde bulunduğumuz bir hal. fakat içinde derin bir ironi var. seni mutsuz edenden derman beklemek gibi. kaçtığın şeyin senin ilacın olacağını düşünmek gibi.

o halde sıradaki şarkı sevip de kavuşamayanlar için gelsin:

"yasal pipisiyle bir koca yaklaşmakta."

öperim,
göksun.

12 Kasım 2013 Salı

rte'nin itici gücü olarak ulusalcılar...

selam,

dün gece tayyip erdoğan'ın kendini atatürk gibi görmeye başladığı düşüncesinden hareketle uzun bir ileti yazdım. sonra altına güzel bir yorum geldi, ben de ona yine uzun bir cevap yazdım. kaybolmasını istemiyorum.

konu, "rte'nin kendisini bu kadar yüceltmesinde ulusalcıların doğrudan etkisi." makale başlığı gibi oldu ama başka türlü ifade edemedim. özetle diyorum ki, başbakan kendisini bu derece nimetten sayıyorsa, bunun temel sebeplerinden biri, ulusalcıların kendisinin karşısına ancak atatürk'ü çıkarabiliyor olmasıdır. siz de sizi engelleyecek tek şey olarak o kadar büyük bir güç konduğunu görseniz, kendinizi nimetten saymaz mısınız?

buyrun şurada - belki bir gün düzgün bir yazı haline getiririm, şimdilik kusuruma bakmayın.

"
ya tam yatacaktım bir aydınlanma geldi...

diyorum ki, 29 ekim ve 10 kasım'da iyice belirginleşen "atatürk'e sahip çıkma" eğilimi, bizatihi tayyip'in ekmeğine yağ sürüyor olamaz mı? (kelimeyi doğru kullandım di mi bu arada, hatalıysam arayın.)

şunu demek istiyorum... rte zaten ilk çıktığı yıllarda bile atatürk'e üstü kapalı hakaretler etmekten geri durmayan bir insandı. "yolda yatan inek" benzetmesi te o günlerden kalmadır. yani zaten eğilimi belliydi. fakat artık bu eğilim, seçmen tabanında da ifade edilebilir bir hale geldi. tabii ki gelebilir, bahsettiğim ve edeceğim şey bu değil. diyorum ki, bu konuda bence biraz daha düşünmeliyiz.

neyse konuya dönersek, rte kendine rakip olarak birkaç sene önce güncel cehape'yi görüyordu. sonra cehape zihniyetine döndü, te inönü zamanında olan biten üzerinden saldırmaya başladı. derken yol döndü dolaştı atatürk'e geldi. özetle, başbakan kendi muhatabı olarak direkt atatürk'ü görüyor artık. eskiden atatürk onun için aşılacak bir engel iken, artık kendisini çok da farklı görmüyor ondan.

işte bu yüzden, muhatabının yüceltilmesi rte'nin egosunun da bir noktada okşanması demek. kendisini orada görüyor çünkü. 1 milyondan fazla insan gitmiş bu 10 kasım'da anıtkabir'e, rte biliyor ki bu kendisinin verdiği tedirginlikle alakalı. o kadar insan, kendisine tepki göstermek için bunu yapmak zorunda hissetmiş kendini. adamın etkisine bak. bir "dark sider" için muazzam bir başarı değil mi bu?

birini ne kadar yüceltirsen, onun "muhatabını" da o kadar yüceltirsin. bana kalırsa rte ve atatürk kesinlikle eşdeğer değildir ama sana bana kalandan değil, adamın düşündüğünden bahsediyoruz.

siz birinin askeri olacaksınız da, öbür taraf miğferine çiçek mi ekecek?

sevgili ulusalcı/kemalist arkadaşlar, mustafa kemal'i yine sevin ben size sevmeyin demiyorum. ama biraz dikkatli olmakta fayda var.

**
yorum:

bu adamda bu ince zeka varsa ben oyumu şuyumu buyumu direkt veririm. elbette "olmasaydı" muhabbetinde atatürk'ün karşısına direkt konması filan yanlış mesaj bu bapta. elbet çocukluğumuzdan beri asrın lideri atatürk diye belletilmişken o kendine sıfat yaptırdı bir biçimde bunlar ayrı ama adamın akıl kahvehanede siyaset konuşan adamlar gibi çalışıyor.

ben konu bu adamsa, bugüne kadar kendince başarısının onun ince zekasına değil, onu yukarı doğru fırlatan çıkar gruplarına bağlıyorum. arkada çok ciddi çalışan bir back up var. sana şu açıdan baktığımda yüzde bir milyon katılıyorum ki cehapeli saftirikler ağızlarını açıyor tayyip şunu yaptı bunu yaptı. abi bırakın şu adamın reklamını yapmayı. düşürün gündemden. kendi gündeminizi yaratın. siz gelince ne yapacaksınız onu konuşalım.

yani sözün özü onu bu seviyeye çeken atatürk karşısına koyan cehape ne yazık ki. çok yazık ki oy vermeye mecbur olduğumuz işe yaramazlar grubu.

**
tekrar ben: selams, yorumunu dün telefondan gördümdü, bir şey yazamadım.

başbakan, özellikle son aylarda artık gerçekten ne yaptığı anlaşılmaz bir hale büründü. fakat ben yine de, kendisinde o ince zekanın bulunmadığını düşünemiyorum. olamaz çünkü, mümkün değil. tamam uzun süreli iktidarını elbette ki back-up'la hallediyor ama o zekadan yoksun olsaydı, en başta o back-up kendisini alaşağı ederdi. grup içindeki iktidar kavgalarını, güç boşluklarını filan konuşuyor olurduk. fakat rte akp tabanında adeta "güneş tanrısı" gibi bir şey, bence bunu gözden kaçırmamalıyız.

bu davranışların ve üslubun arkasında mutlaka bir niyet var. ben te gezi'nin başından beri, bunun doğrudan rte'nin başında olduğu bir plan olabileceği düşüncesindeyim mesela. belki de amaç, ülkeyi "demokrasi ithaline hazır" hale getirmekti ve eğer bu böyle olmadıysa, biraz da gezi'nin ilk olmasındandır. herkes şaşırdı çünkü, kimse ne yapacağını bilemedi. sokaktakilere "vandal!!1!1" diye saldıranlar bile, o vandalın kendi eşi dostu olduğunu görünce bi duraladı. bir de allah var, biz çok efendi direndik. sokağı gören hiç kimse, tek bir "çapulcuya" bile terörist diyemez.

eğer ince zekadan yoksun birini arayacaksak, belki de ulusalcı tarafa bakmak daha uygun. bir yandan rte'yi "hala 1930'lar üzerinden saldırıyor" diye eleştirip, bir yandan karşı argüman olarak yine aynı yıllara sarılmak çok derin bir çelişki. bunu görmüyorlar. gidecek anıtkabir'den başka hiçbir yerleri olmamasından rahatsız değiller. rte'nin karşısına atatürk dışında tek bir güç çıkaramayarak, aslında tarifsiz bir acziyet gösterdiklerini düşünmüyorlar.

hukuk hocalarından biri, "hiçbir dayanak bulamayan avukat, gider medeni kanun'un 2. maddesine dayanır." der. atatürk de mk 2 gibi oldu, söyleyecek sözü olmayan kendisini öne sürüyor. ayıp ayol.
"

sevgiler,
göksun.

31 Ekim 2013 Perşembe

bağladım canımı eteğimdeki taşlara

selam,

çok gidik, çok asabi ama bir o kadar da tatlı, tam acı çekmelik kafam var. asahdfhahgha içtim mi nedir ayol, yoo, tamamen beyinde laktik asit birikmesi. dün ders çalışırken sütlü alkol içmeyecektim. bu arada laktik asit kafasıyla geçmişimiz var, şurada anmıştım kendisini: http://yazmazsaolecek.blogspot.com/2013/08/baslksz.html

bugünkü varoluş paradoksumuz, bir eczacı hanımla şükrü'nün ortak yapımı. bugünlerde bizim oda çok karışık ve kalabalık, eczacıların sgk protokolü yapma zamanları geldi. eczacının biri de gelmiş kalabalıktan dertleniyor. efendim ayın 8'ine kadar vakit varken neden burası bu kadar kalabalıkmış... "eczacı hanım yalnız siz de bugün gelmişsiniz, onu nasıl yapalım?" diyemedim tabii. "eczacı hanım ne yapabiliriz, herkes geldi işte, kovalım mı?" demekle yetindim. efendiliğimden öleceğim bir gün.

neyse işte ben feysbuk'ta twitter'da atarlandım biraz filan. diyalog ise şöyle gelişti:

- benimle kavga edilmez dostum, dövemediğimi umursamayarak dağıtırım. (bir köşede sessizce ağladı :/ )
- yazık yeaa :p olsun kavga kötüdür zaten :d
- valla öyle diye diye eteğimizdeki taşlarla ölücez, ben ona yanıyorum. (oha dur ben bunu uzun yazıyim. varoluşçu mode on.)

eveet, zeki müren playlist'imizi de açtığımıza göre, yaşasın düşünerek yaşlanmak!

benzemez mi kimse bana? herkes mi o kadar tutuyor o taşları? yazık ayol.

bir gün, deniz kenarında yürürken, o taşlar eteğimize o kadar ağır gelecek ki dengemizi kaybedip dibi boylayacağız.

veya rakıya öyle bir düşeceğiz ki, biz taşları döküp bitirene kadar içtiğimizde boğulmuş olacağız.

belki şaraptan olacak o deniz, "şarap iyidir kan yapar" diyerek avunacağız fakat bu sefer, iç kanamadan devrileceğiz.

o halde taş biriktirmeyelim biz, geleni savuradularım derken, kırdığımız camların hesabını veremeyeceğiz.

veya öyle hafifleyeceğiz ki, kuş gibi olup artık kendimizi bu "ağır dünyadan" görmeyeceğiz.

peki ne olacak bu taşlar?

ölmek isteyip bir türlü ölmeyecek miyiz?

belki insanların boyu yaşlanınca bu yüzden kısalıyordur. halterci gibi düşünün yani, ağırlık kaldırdıkça içeri göçüyorsun. aslında kemik erimesi de yok mesela, işte onlar hep taş taşımaktan. kemik yorgunluğu. metal bile yorulurken, bizim kemiklerimiz 70 yıl nasıl dayanabilirdi?

bana en acı haber kiminle olduğun değil yalnız. onu bi konuşalım yeri gelmişken.

eteğinden düşmüş olmak.

bir yandan yük olmamak hoşuma gider, bari beni düşünme. ama acaba seni, beni unutmandan rahatsız olmayacak kadar umursamayan bir kafaya kavuştum mu gerçekten; yoksa bunu şovalyelik adına mı söylüyorum? ahah bence cevabı biliyoruz.

ama ben kendi egomu buradan da çıkarırım. mesela şu çok güzel bir soru değil mi, acaba seni unutmayarak sana mı, yoksa aslında kendi geçmişime yani doğrudan kendime mi saygı gösteriyorum?

hahayt, naber, kendini sevmeye kararlı bir göksun'un önünde kimse duramaz. bir taş yığını bile.

bu arada eteğinden düşüyorduk en son ya konu dağıldı. evet bak beni üzer bu. bilirsin unutulmak dokunur ya her insana.

ama unutulmak da değil bu tam ya. çünkü kafa unutmaz aslında. her çektiğin acıdan sonra sen artık başka birisin, hatırlasan da hatırlamasan da. yeni alışkanlıkların ve huyların var artık. yeni bir bakışın var. yani bir kaya olarak değilsem de, solunmuş toz zerreleri olarak ben senin içindeyim aslında. ben dediğime bakma, bu hepimiz için geçerli, sen de varlığını benim nefronlarımda sürdürüyor olabilirsin mesela. belki öyle bir çekmişimdir ki seni içime orada kalasın diye, belimin arkasında küçük zerreler halinde duruyor olabilirsin. belki elimi belime o yüzden bu kadar çok atıyorumdur.

yani o taş orada duruyor, hep duracak. peki nasıl düşer ki acaba? onu bilemiyorum. belki hipnoz? beyni noktasızlaştırmak? ki o bile tam olmuyor biliyoruz ki. belki onun orada durduğunu kabullenip ona göre yaşamak, en doğrusu. ki ben hep bunu yapmışımdır, yani zaten kesinlikle en doğrusu. mesela gözlerin doğacak gecelerime, en azından bir süre. ne yapayım, selam verip geri yatacağım. bu iş böyle diyerek. john nash de öyle iyileşmemiş miydi, "evet biliyorum siz maddesel gerçekler değilsiniz ama yine de seviyorum ulan" diyerek? keşke onu te en baştan yapsaydı adamcağız ya, çok acı çekti yazık. karısına duble yazık. az mı ağladı.

peki şimdi o zaman, taşları eritmezsek zaten sıkıntı var eyvallah da, neticede bunlardan arınmak mümkün değil ya hani... bunlar birikip birikip içimizi tamamen kapladığında ne oluyor?

tamamen taş mı kesiliyoruz?

belki buna direndiğimiz için ölüyoruz? ecel dediğimiz bu aslında yani?

kemiklerimiz dayanmaz oluyor. belki aklımız gidiyor. gözümüz görmeyi, kulağımız duymayı reddetmeye başlıyor. çünkü gerçekten artık yeter.

en nihayetinde, geliyor adam tepemize oturuyor, bak dostum diyor, bugüne kadar iyi direndin ama artık seninle uğraşamayacağım, doluyorum orağı boynuna...

direnmeyip ne yapacağız ki? fenafillah garantiliyse o işe de girebilirim bak. ama söz isterim. kiramı faturalarımı kredi kartımı ödeyecekseniz, kitaplarımı okuyup makalelerimi yazacaksanız ben varım beyler. denerim yani, varamasak da yolunda ölürüz.

veya öyle sarhoş olmalıyız da bir an seni mi unutmalıyız? "bir an" unutmak gerçekten iyi bir şey, insana kendini iyi hissettiriyor. ama ben komple unutsam üzülürüm ya, vallahi üzülürüm. bakma çok allah kitap çektim ama ne bileyim, yaşamış olmayı seviyorum ben ya. oha yalnız, yaşamayı değil de yaşamış olmayı sevmek? içselleşmiş bıkkınlık mı demeliyim buna, bu nedir bu?

ama yaşamış olmayı sevmek, bir yönüyle de yaşamı sürdürmeyi gerektirmiyor mu? yaşayayım ki yaşamış olmayı seveyim değil mi? ahshahsha olm ben gerçekten seviyorum kendimi ya, çok eğleniyorum lan bu paradokslarımla. nitekim bunu da yazmıştım aha o da şurada: http://yazmazsaolecek.blogspot.com/2013/10/neyse-ki-paradoks-diye-bir-sey-var.html

bu arada en çok kendime atıf yaptığımın farkında mısınız? her konuda önceden yazmış ve her şeyi önceden söylemiş olduğumun? çok mu yalnızım be atam? yoo değilim aslında, hatta sosyallikten bokum bile çıkıyor. fakat işte insan içinde böyle kasamıyorsun. bunları konuşacağım bir özlem var, onunla da konuşmama gerek yok ashahahah paradoks gibi paradoks kardeşim tebrikler.

bu arada diyor ki, "ben kalbimden başka yerde inan seni bulamadım." iyi bari kalbinde bulmuşsun, ya o imgeyi kurmaktan dahi aciz olsaydın? ya kuracağın bir hayalin bile olmasaydı? düşündün mü hiç?

"haddi canım daha neler" demeyin abi var öyle insanlar. zira "talebin neyse osun sen" demiş büyüklerimiz, sen o güzel insansın ki imgelerindeki o güzelliğin peşindesin. ya aslında "imgelemindeki o güzellik" diyecektim de o kelime de çok ılık geldi ya. kusura bakmayın.

artık benim kalkmam lazım çünkü yazmazsam değil tuvalete gitmezsem öleceğim. biraz da orada sıkıntı çekeyim, çünkü benim her defasında kafam açılır. tuvalet değil agora meyhanesi mübarek, orada yaşanıyor varoluşun en divanesi, en şahanesi. kesin bilgi.

öps,
göksun.



27 Ekim 2013 Pazar

paradoksla uğraşmayı bre göksun, oyun mu sandın?

"insan hiçbir zaman inancını tam olarak yitirmez." diye karşılık verdi marki. "içinde hep bir kuşku kalır."
aşk ve öbür cinler, 2013 baskısı, sayfa 88.

son günlerde bir huy edindim, hissetmecilik oynuyorum. dinlediğim şarkının içine girip, nasıl bir sürecin sonunda ve hangi duygularla yazılmış olduğunu bulmaya çalışıyorum. uygun "kafayı" bulunca da direkt olarak oraya gidip onu yaşıyorum. mesela en son dün "biliyorsun bir zamanlar, seni ne çok seviyordum" şarkısını yaşadım. bunun için aldatılmış olmam gerekmiyordu; zaten gerekseydi empati diye bir kavram keşfedilmiş olmazdı. gerçi bu son dediğim empatinin keşif olduğu önkabulüne dayandığı için bozuk bir ifade oldu. ama şimdi buradaki bozukluğu izah etmeye halim yok.

benzer bir şey kitaplar için de sözkonusu. kitap dediğin de 3-5 dakikalık bir şey olmadığı için, okuduğum sürece o evrende yaşıyorum. bazen bir olayı düşünürken "iyi de o yaşanmış değil okunmuş bir şey" dediğim oluyor. seviyorum böyle biri olmayı, kendinize küçük küçük evrenler yaratıp bir süreliğine orada kalabiliyorsunuz. kaldı ki, yaşamadığı bir şeyi hissetmek bence muazzam bir süper güç. bu konuda tevazu sahibi olamayacağım.

bu kitapta, karakterlerden hangi biri olacağımı şaşırdım. okurken adeta çoklu kişilik yaşıyorum - bundan şikayetçi olduğum sanılmasın. yalnız bu karakterlerden bahsetmeyeceğim ve bu yazının kitapla hiçbir alakası olmayacak; sadece son oyunumdan bahsetmek istediğim için konuyu oradan başlattım.

yine de şu kadarını söyleyebilirim ki, sanırım en çok marki'ye bürünmüş haldeyim. henüz kitabı bitirmediğim için kesin konuşmayayım ama en çok onun içine girebildiğimi düşünüyorum. örneğin bu cümlesi beni çok ağır tavladı.

bunu hep düşünmüşümdür, biz neden kavramları "tersinden" almıyoruz hiç? geçen gün muhafazakarlık için söylemiştim hatta, neden hep "milli değer muhafazası" oluyor bunun konusu, kendi yaşam tarzımı ve gelişim sürecimi muhafaza etmek istiyor olamaz mıyım?

bildiğimiz tek şeyin hiçbir şey bilmediğimiz olması paradoksunu nasıl çözüyoruz?

eğer her şeyden şüphe ediyorsam, şüphe etmenin doğruluğundan neden etmeyeyim?

tam da bu yüzden, dünyayı düşünmek çok anlamsız - anlamsız olduğu için de son derece keyif verici - eğer benim gibi bir anlam arama bağımlısıysanız.

düşünsene, emin olabileceğin hiçbir şey yok ve sen bunun içinde bir yerlere tutunmaya çalışıyorsun. tutunduğunu sanıp kendini bıraktığında tekrar aşağı düştüğünde ise, kendini dünyaya saldırarak rahatlatmaya çalışıyorsun. fakat dünya böyle şeylerin kaygısını taşımaz ki. ona o anlamı sen yüklersin. dünya bir mühendislik harikasıdır, mekanik ve toplumsal. her şey kollektif olarak kurulur ama sen bu kollektivizmin içinde tek başına yaşar ve istatistiklerde "bir" olursun.

işte bu tekinsizlik içinde, seni bir yere tutunduran tek faktör o yere olan inancındır. öyle ki, sen "ben tutunmayacağım" diye bir ilke kararı aldığında dahi, aslında o ilkeye tutunmuş ve öyle yapacağına inanmış olursun.

yani bundan kaçamıyoruz. ama inanç meselesine ağır anlamlar yüklemek de çok uygun değil bence; burada varlığını yoluna adamak gibi bir maneviyat değil, somut bir ikna olma hali de sözkonusu olabilir. zira ikna olmak da inancın bir görünme şekli.

insan bunun üzerine yaşıyor bence. inancını kaybettiğinde dahi, tekrar inanmayacağına inanmış oluyorsun. bunun sonu yok.

peki bir şeye inanmayacağına inanmak, hayatı anlamsız kılar mı?

benim için hayır. yani şimdilik öyle düşünüyorum, umarım geçmez.

çünkü ben düşündüğüm şeyin teyidini alarak yaşayan biriyim. bu belki bir karakter zayıflığı olarak düşünülebilir fakat ben daha çok oyun gibi görüyorum. içeride zaten her zaman birden fazla kişi var; bunlar da sürekli çift kale maç halindeler. "bence bu iş böyle olur" deyip kendimi olayları doğal akışında izlemeye bırakıyorum, skor hanesi de sürekli güncelleniyor. kendi içinde eğlenceli bir hayatım var, bakmayın ağladığıma.

"dur bakalım..." diye izlemekte olduğum hangi iş nasıl sonuçlanacak bilmiyorum. kendimden alıntı yapacak olursam, "kendi hayatını dizi izler gibi izleyince, bir sonraki bölümü heyecanla bekliyorsun."

işte o yüzden, inanmasam da mutluyum ya, bu bana yetiyor.