23 Mart 2012 Cuma

Kuzguncuk'a taşınayım derken Mango'ya girmek

Geçenlerde bir ev kaçırdım, çok canım sıkıldı...

Aslında evimle ciddi sorunlarım yok. Balkonu olan ve iki odalı bir evi tabii ki tercih ederim, ama oturduğum ev de gayet güzel ve yeterli.

Yine de, Özgür Abi ve Nazan, bana Kuzguncuk'taki evden bahsettiklerinde aklım gitmedi değil... Hatta gittim evi de gördüm, çok da beğendim, tutmayı ciddi ciddi de düşündüm... Ama şimdiki kiramdan 500 lira fazlasını verip bir de yeni eşyalar almam gerekecekti. Bunu kaldıramayacaktım. Ben de vazgeçtim. Ama çok aklım gitti.

Derdimi, bu karardan etkilenecek olan herkese anlattım. Çünkü Kadıköy benim "evim" ve o evde en çok (hayatıma girme sırasıyla) Sezer, Anda, Tuna, Özlem ve Koray'la yaşıyorum. Burcu'ya da sordum. Kenan'a, Emrah'a, Uğur'a ve Dark Özgür'e da anlattım. (Ne çok Özgür oldu benim hayatımda ya, bir de Sakar Özgür var.)

Bir tek Tuna "Olur bence" dedi, onun da derdi balkonda mangal yakmaktı. E haklı, benim asıl derdim de o balkonla alakalıydı çünkü. Hatta, Tuna ve Burcu'yla otururken bir sinerji oluşturup gelenlere adisyon açmayı filan düşündük. Herkes gelirken markete bir uğrayıp elini doldurup gelecek, artı çaylar kahveler de adisyona tabi... Her saat başı elimde tepsiyle gezip, misafirlere çay dayatacağım... Ancak öyle geçinirdim valla.

Bu konuda en çok Koray'ın beynini yemişliğim var. Hiç de bozmadı ya canım... Dedim ki, "Tamam ev çok güzel ama, bu sadece bir ev değil bir yaşam değişikliği..." Ben Kadıköy'ü çok seviyorum. Bir yanım Bahariye bir yanım sahil. En sık görüştüğüm arkadaşlarım burada. İstediğim herhangi bir anda İstanbul'un herhangi bir yerine çat diye gidebilirim. Eve giderken bizim oraya kafayı uzatarak geçip çocuklar içerideyse bir uğradıktan sonra devam etmek hoşuma gidiyor. Ya da, Rıhtım'dan çıkmıyor da Bahariye'den iniyorsam Kadife Sokak'tan geçmek. Ya ben Kadıköy'ü gerçekten çok seviyorum. Çarşısını, Bahariye'sini, rıhtımını, sahilini...

"Kuzguncuk'a geçmek benim için sınıf atlamak olacak" gibi şeyler bile düşündüm.. Çünkü Kadıköy'de yaşadığım sürece "böyle biri" olacağım. Bi "eski solcu" muhabbeti, bi "olduğu kadarlık", bi bişeyler... Kadıköy böyle bir yer. Yalnız yaşarsın ve bu yalnızlığını seversin. Hayata uzak değil, kendine dönük bir yalnızlıktır bu. Depresif değil, kabullenmişsindir. Tamam kabul ettiğin şeylerden memnun olmayabilirsin, ama bu halinle yaşayabilmek için ne Taksim ortamlarında sürtmeye ne de TRT 2'de yayınlanan ağır entel Türk filmlerindeki gibi "lüzumsuz kuğul" olmaya ihtiyacın vardır. Kadıköy candır.

Eve giriş
Kuzguncuk ise, beni yalnızlaştıracaktı. Şimdikinden farklı bir yalnızlıktan bahsediyorum. Eve giderken Bahariye ya da Çarşıiçi kadar canlı cinli yerlerden geçmediğin, hep aynı insanları gördüğün bir yalnızlık. Arkadaşlarının sana terlikleriyle gelemeyeceği, senin de onlara ev kıyafetinle gidemeyeceğin bir durum. Balkonda oturup saatlerce zaman geçirebileceğin, ama kapıdan çıkınca hayata doğrudan karışamayıp dolmuşa binmeni gerektiren  bir yaşam.


Gerçi o zaman da oralarda başka komşularım olacaktı, bundan şüphem yok. Ama buradakilerle arama mesafe koymak da istemem açıkçası.

Netice olarak, daha sakin ve daha "kendi kendime" yaşama günlerim gelmedi benim daha. O yüzden, yani hem bu yüzden hem de parasını veremeyeceğim için, Nazan'ı arayıp "O apartmandan bundan sonra çıkacak olan biri olursa yine haber verin bana olur mu. Şimdi olmaz ama bir iki sene sonra mümkün..." dedim.

Ama o kadar çok içimde kaldı ki... Çok güzeldi. Kısmet değilmiş.
Sanırım Mart 2012'yi "gerçekten güzel bir eve, onu tutabilecek kadar yaklaştığım tek zaman" olarak hatırlayacağım.

Bundan sonra şöyle şeyler oldu,

Benim bir tribim vardır, bir şeyler için çok gaza gelip de onu yapamazsam, ayırıp kullanamadığım enerjimi kesinlikle harcamam gerekir. Yoksa ölürüm.

Bir şeyi çok isteyip alamamışsam, yerine "gönlümü görecek" başka bir şey almalıyım. Bir yere gitmeyi çok isteyip gidememişsem, mutlaka başka bir yere gitmeliyim. Bir yemeği çok isteyip yiyemiyorsam, başka bir şey bulup yemeliyim. Birini çok özleyip göremiyorsam, başkasını görmeliyim. Yani o paranın harcanması, o enerjinin akması lazım. Yoksa olmuyor, içimde patlıyor.

Bir ev üzerinden hayatımı değiştirmek için o kadar gaza geldim ki, "E madem taşınamıyorum, oturduğum evi değiştireyim..." diye düşündüm. Uzun zamandır istediklerimi sıraladım, kitaplık istiyorum mesela. Yıllardır. Ikea'nın Billy serisinden, ahşap raflı cam kapaklı. Büyük bir gardrop istiyorum, şimdikiler hem yetmiyor hem de içinde bölme olmadığı için çok dağılıyor. Büyük bir yatak istiyorum. Sehpa yok evimde, gerçi sehpa koyacak yer de yok, ama olsun. Onu da istiyorum.Oturdum bunları düşündüm, eve o gözle tekrar baktım, neyi nasıl yerleştiririm diye kafa yordum... Hatta aslında çekyatımı da değiştirmek istiyorum ama şimdikini daha buraya taşınırken aldım, atsan atılmaz, koyacak başka yer de yok... Acaba salonun şeklini değiştirsem, şuraya bir L koltuk mu alsam dedim. (Bu arada L koltuk almayı düşünüyor olmam çok ironik, o ayrı hikaye.) Ya aklımdan neler geçmedi ki. Bir bütçe ayırdım, o bütçeye uyarak en iyi nasıl bir alışveriş yapabilirim diye ayrıca kafa yordum...

Sonra geçti.

Bir de böyle bir olayım var, bir şeyleri "düşünmek" bana yetiyor. Evi değiştirmeye kafayı bi taktım ya, buna iki gün kafa yorunca yetti o bana. Geçti o gaz halim.

Mesela bir şeylere sinirlenince de hep öyle oluyor. Arkadaşlarıma bir ton konuşup anlatıyorum, söyleniyorum, küfrediyorum, elimi meşgul edecek bulaşıktı ev toplamaydı falan filanla uğraşıyorum... Geçiyor.

Zararsız ve masrafsız bir yöntem. Ama sonuçta hayatınızda hiçbir şey değişmemiş oluyor. O fena.

Pazar günü evde otururken Dark Özgür aradıydı, nargileye gelmiş bizim oraya. Gittim kahve içtim onunla, sonra söz puzzle yapmaya geldi. Ben de "Yapayım harbiden ya..." diyerek Özgür'ün gazına geldim. Bizim orada bir Puzzle Galeri var, çok güzel bir yer. Gittim, elli saat kararsız kalıp bir puzzle aldım. Aslında Galeri'ye girmeden iki adım önce, Sakızgülü Sokak'ın başında Chat Noir afişi görüp "Hah" diye düşünmüştüm, "Bunun puzzle'ı çok deli güzel olur... Varsa ondan alayım."

Ama yoktu. Neyse ki yoktu, eğer Henri de Toulouse-Lautrec'in puzzle'ları olsaydı biri Chat Noir olmak üzere kesin iki tane birden alırdım.

Aradım taradım, iki tanesinin arasında kaldım. Denizli görüntüler ki zaten deniz denen şeyle aynı dünyada var olduğumuz için bile çok mutluyum, canım deniz, hep senin yakınında olayım deniz. İki puzzle'ı koydum yan yana, "Ben buraların hangisinde olmak isterdim, hangisi daha 'Göksun' bunların..." diye ciddi ciddi düşündüm.

Neticede aldım birini, 1500 parça. İyi de kardeşim, ben zaten işyerinde bütün gün oturmaktan şikayetçiyim. "Evde az zaman geçiriyorum, filmlerim yatıyor öyle..." gibi düşüncelerim var. Zaten Nisan'da Burcu ve Olcay'la beraber koşan yüzen filan bir insan olacağım.Bir de üstelik sabırsızın önde gideniyim,

Benim neyime 1500 parça puzzle?

İtiraf ediyorum, hayatımdan o kadar sıkıldım ki, puzzle alırken tek motivasyonum elle tutulur bir şeyler yapmış olmaktı.

Ama yapamadım, o ayrı. Kenarlarını tamamladım sadece, arada 3-5 parça daha buldum, o kadar şimdilik. Gerçi kutusuna bakınca bi hevesim gelmiyor değil. Ama geçiyor hemen.

Netice olarak bu sıkıntı sürecini de, ayda 500 lira fazladan kira, depozito, yeni eşyalar ve taşınma parası vermek yerine, 45 liralık bir yapboz alarak atlattık. Daha "minimum" bir hasar düşünemiyorum.

Gerçi daha gözlük alacağım, Beta'da aylardır düşündüğüm ayakkabıya kavuşacağım, Mango'dan narçiçeği elbiseler ve bluzlar edineceğim, bir de mini fırın istiyorum.

Ama yine de, nerede ayda ekstradan 500 lira, nerede toplasan 500 lira etmeyecek tüm bu alışverişler...

Para harcıyorsan, "boyu değil işlevi" diyeceksin arkadaşım.
Bak, evinin balkonunda Boğaz'a karşı rakı içerek yaşamak yerine, Mango'dan alacağı narçiçeği elbisenin hayaliyle de yaşıyor insan.

21 Mart 2012 Çarşamba

Nevruz ya da babamın doğum günü :)


Ya ailemden çok fazla bahsediyorum ben, biri beni durdurmalı…
Ama kendimi tutamıyorum...

Anneci erkeklere sinir olurum. Sürekli annelerinden bahsederler, her şeylerine anneleri karar verir, her şeyi bi onaylatmaları gerekir, öeh... Sevgililerinden de annelik beklerler. Tamam ben zaten insanlara karşı “içime anne kaçmış gibi” olabiliyorum ama o başka bir şey; sırtı terleyen adama "rüzgarda oturmasaydın..." demekle o adamın tüm bunları düşünmeyi sana bırakması başka şeyler.

Bugün metrobüste gelirken dehşetle fark ettim ki, fazla anneci erkeklere sinir olmak için fazla babacı bir kadınım... Gerçi hiçbir zaman sinir olduğum anne kuzuları kadar baba kuzusu olmadım o ayrı. Bi kere zaten istesem de olamam, benim babam ağır abidir. Öyle, babayla arkadaş gibi olmak bizi bozar. Mesela erkek arkadaş, ancak "istemeye geldiği zaman" babayla tanışır. Adanalıyız icabında.

Ama yine de, ailemi çok seviyor ve özlüyorsam da, insanlar beni dinlemek zorunda değil.

Neyse buraya nasıl geldiğimi de anlatayım, babalı-aileli yazılarıma süresiz ara vereceğim. (Blog’da bu tür başka bir yazı olmaması, o yazıların var olmadıkları anlamına gelmiyor.)

Bugünün nevruz dışında bir anlamı daha var bizim ailede.
Benim okulu bitirme, yani tek ders sınavından geçme günüm. Yıl 2007 idi.

O günlerde annem İstanbul'daydı. Ablamın evlenme işleri var, benim tek ders belam var, geldi hayatımızı kurtardı sağolsun. Ben sınavdayken annem de Kapalıçarşı'da filan dolaştı, çıkışta bi güzel sevindik sarıldık vesaire...

Sınavdan çıkar çıkmaz, saat 3 küsür müydü neydi, babamı aradım. Adana'da o tabi. "Baba okul bitti" dedim, karşılıklı bir duygulandık…

Neyse işte, akşam evdeyiz, ablam annem ben. Saat 8. Kapı çaldı.
Babam.

Biz telefonla konuştuktan sonra oturup “sakin olmuş” biraz, sonra eve uğrayıp pijamasını alıp havaalanına gitmiş. Bulduğu ilk uçakla istanbul'a gelmiş. Bu arada, bizim o zaman oturduğumuz evi bulması da ayrı bi olay, çünkü bir kere mi ne gelmişti... İner inmez taksiye atlamış, te Yeşilköy'den Kurtuluş'a da taksiyle gelmiş. 8'de kapıdaydı. Biraz da evde duygulanıp Çiçek Pasajı'na gittik hep beraber.

Eve dönerken nasıl keyifli nasıl keyifli, "Ben artık çok önemli bi adamım, iki kızım da üniversite mezunu, kendi ayakları üzerinde duran kadınlar... Üstelik hanımım da müdür avukat. Artık benimle randevu alarak görüşsün herkes, çok önemli bi adamım ben, ona göre!" deyip duruyor.

"Benim doğum günüm 21 mart, bugün artık ben yapabileceğim en büyük şeyi yaptım, kızlarımın ikisi de artık güvende..." der her zaman. Her sene bugün, babamın "doğumgününü" kutlarız.

Biraz önce yine konuştuk, ben tam onu arayacakken o aradı. "Ya baba tam telefonu elime aldım, masa telefonum çaldı, ondan arayamadım..." dedim. "Ben de 'sen bugün beni neden aramadın' diye kızacaktım" dedi.

Bugün nevruz tamam orası öyle de, bir de babamın doğumgünü.
Babam ya.

19 Mart 2012 Pazartesi

Tanımak için olaylara gerek yok, buyrun böyle alalım...


“İyice tanıyın” diye yazıyorum.

"Karakter ve ruh olarak hakikaten destansı, rüya gibi bir kişi" filan değilim. Sinirlenirim, öfkelenirim hatta, ağır küfrederim... Ama geçer, anlıktır. Uzun sürelisi bende tanımlı değildir. Aylarca kin kusmam. Ki resmen bir köşeye fırlatıldığım da olmuştur; ama sonradan gidip adamların masasına hep ben otururum "Sorun değil ben seni affettim" diye. Tek terk edilenin ben olmadığımı, bu bokun herkesin başında olduğunu bilirim.

İnsan olmanın "destansı" olamayacağını, hepimizin neticede çiğ süt emmiş olduğunu, kendine öyle diyen insanın içindeki kinin ve "kendini destansı sanmanın" onu her geçen gün daha da yalnızlaştıracağını da bilirim. Ahah çok biliyorum evet, ukalayım da hafif.

Yalnız da kalırım, ona da sinirlenirim, ama o da geçer. Geçmezse önce alışır, bununla barışır, sonra da bir çaresine bakarım. Sulh olmadan çözüm olmuyor çünkü. Ateşkes insanıyımdır.

Nefret tutmam çünkü nefretle yaşanmaz. Kendime kıyamam. Evet kendimi de severim, öfkeyle bozamam.

Hayat, insanlar, kadınlar erkekler, şunlar bunlar... Bunları "kabul" ederim, tamam bana uymazsa hayatlarından sessizce çıkar giderim, ama ne yapayım, onlar öyledir. Bana uymuyorlar diye haklarında ileri geri konuşamam. Uymayabilirler.

Ya da ben "dururum" onlar gider. O da olur.

"Bak lütfen tartışmayalım" diyenin "kabaca dayılandığını" düşünecek kadar kavga insanı değilimdir. Hatta gerçekten kabaca dayılanan için bile, "Ya fevri bi insan neticede, olur öyle, kavga etmediğimiz zaman iyi olabiliriz... Etmemeye bakalım..." diye düşünürüm. Bu belki de, insanları kendi gibi bilmekle alakalı olabilir, bilmiyorum, çok düşünmedim.

Tartışılan konuyu kapatırım, kapatılmış bir konuyu aylar sonra kaşımak gibi anlamsız huylarım yoktur. He kapatmayacaksam da, bunu “mesaj kaygılı ve isimsiz” birtakım yazılarla yapmak istemem. Derdim neyse açıkça söylemek isterim.

Peki bunu neden yazıyorum, çünkü somut durum bunu gerektiriyor.
Peki neden “burada” yazıyorum, çünkü bu konuda ne rumuzlu konuşmak istiyorum, ne de muhatabım benimle doğrudan muhatap oluyor. Kendimce böyle bir orta yol buldum, en iyisi olduğunu iddia edemem ama bence iyi oldu.

Özür dilemekten hiç kaçınmadım, haklı olsam bile. Dibine kadar haklıysam da, eğer ortam onu gerektiriyorsa, hiçbir incimi kaybetmeksizin paşalar gibi özür dilerim. Çünkü ortada "düzeltilebilir" bir durum vardır ve benim özrüm bekleniyordur; bu durumda hiç de "Ben hatalı değilim, o özür dilesin" filan demeden gerekirse diz bile çökerim. Çünkü o ilişkinin devam edebileceğine inancım vardır, denemek istiyorumdur. Sonradan "Ya ben orada egomu dinlemeyip özür dileseydim, o da insan neticede, tekrar anlaşabilirdik..." demek istemem. Bu hem beni yaralar, hem de bağcıyı dövmek olur. Gerek yok.

He ama "olmayacağını" görürsem, özür de dilemem tartışmaya da girmem. Akışına bırakırım.

O da bir yerde patlar. Patlıyor. Patlasın n’apim.

İnsan öldürülmesine her durumda karşıyım. Bunun sebebi mazereti olamaz.
Şimdi böyle diyince birden PKK sempatizanı sanılabiliyorsunuz, hayır değilim. PKK'lının öldürdüğü bir cansa, TC'nin öldürdüğü de candır. Bunu diyorum.

Tekrar ediyorum, insan öldürülmesine, insan ve sebep ayırmaksızın karşıyım.
İdam cezasına, töre cinayetine, holigan saçmalığına, Haçlı Seferleri’ne, İslam cihatlarına, insanların birbirlerini öldürme aracı olarak kullandığı her şeye karşıyım.

"Ya ne için öldürülecekti?" gibi bir cümleyi benden duyarsanız eğer, bilin ki ağır bir beyin travması geçiriyorumdur. Hele bir de "ya ne için" dediğim şey kaçakçılık ise, ouv, acı çekmemem için beni vurun bence. Buradan size izin, hatta rica.

Evet devlet ve ordu kavramlarıyla da başım hoş değil.
Bunların kutsal olduklarına inanmıyorum.

Din var bir, evet. Onu da sorgularım, ağır sorgularım. Bu konuda ayıp-günah yoktur benim için.

Bir yerlerde yazıyordu şimdi aramaya üşendim, hem "insan inancını akıl yoluyla bulmalı" deyip, hem "anne karnındaki çocuğa her gün kutsal kitap okumak iyidir" demem. O zaman o çocuğun bir şey sorgulayamayacağını, büyüyünce de kendini destansı filan sanabileceğini bilirim.

Eğer insanlara bir daire çizip "Aha alanın budur" dersen, o alanın dışına bakma dürtüsünün gelişemeyebileceğini bilirim. Hatta gelişirse olağanüstüdür. Sınırı başkalarınca belirlenmiş olan insan, sınırlandığını fark edip bundan kurtulmak isterken asabileşir, bundan kaçılamaz. Son derece normaldir. O yüzden, insanlara sınır çizmemek gerekir, çünkü sınır sahibi insan sinir sahibi olur. Ahaha ne güzel aforizma oldu la ayaküstü.

Buranın, sadece senin, onun, şunun filan ülkesi olmadığını bilirim. Yani "ülkem" gibi bi kavram bana çok uymuyor, "Toprak vatanım, insan ulusum" insanıyım çünkü ben. "Bizim ülkemiz" derken, "üzerinde yaşadığımız ülke" gibi bir şeyi kast ederim ben, mülkiyet değil. Ama işte, burada hepimiz yaşıyoruz. Tek başına "sahiplenmek," öncelikle o çok kutsal dini değerlere aykırıdır. Öldürmek de öyle. "ölmeyi hak ettiler" demek hele, bildiğin şirk ayol.

Bak her boku yerim ama Tanrı kompleksine girmem.
"Ya ne için öldürülecekti" demek ise, Tanrı kompleksidir, şirkin sözlük karşılığıdır.

"Bu ülkenin ekmeğini yemek" gibi bir kavram yoktur benim için. Çünkü insan, ülke ya da devlet için değildir. Ülke ya da devlet, insan içindir. O "ekmek" de lütuf filan değildir. Ben bu ülkenin pek bir hayrını görmedim ve göreceğimi de sanmıyorum, ama ülke benim hayrımı bence gayet fazla fazla görüyor. Hayvan gibi çalışıp kendi kendine bir şeyler yapmaya uğraşan genç insanlarız, bizden iyisini mi bulacak bu ülke?

Bence herkese bir ülke verilsin, herkes orada kendi kafasına göre takılsın.

Ahah en ülkeci fantazim bile bi anarşik oldu lan.

Valla bi bok olmaz benden.
Ama işte, neyse ki, olmayacağını biliyorum.

Ve terk ettiklerimle, terk edenlerimle, tartıştıklarıma, yaşadıklarımla, hayatıma dair hiçbir şeyle ve en önemlisi kendimle... Ciddi sorunlarım yok. "Bir şeylerle ciddi sorunun olması" kavramıyla bile sorunum yok. İnsanız çünkü.

Benim karşı olduğum savaş mavaş gibi şeyler çok yapıldı ve hala yapılıyor. Evet ama bu benim ideal dünyamı değiştirmiyor. Gerçek dünyada inanmadığım işler için kendimi harap ediyor olabilirim, ama zihnimdeki ideal bambaşka ve onu kirletemem.

Başka soru?

20 Şubat 2012 Pazartesi

Bir Salı gecesi rüyası: Largo Desolato

Largo Desolato’ya, oyun hakkında hiçbir fikrim olmadan gittim. Başlamadan önce “kimlik bunalımı, sistemin çarkları filan diyor la bu…” diye ürpermediğimi söylesem bariz yalan olur. Fakat öyle esaslı yanılmışım ki, uzun süredir tekrar gidesim var. Ama olmuyor olamıyor… Gidecek olanlar için hemen belirtelim, oyun her salı akşamı 8’de, Mecidiyeköy TiyatroHal’de.

Oyunu sahneleyen “ekip” yani Ekip Tiyatrosu, profesyonel tiyatroya yeni başlamış gençlerden oluşuyor. Bundan önce de Beckett’in “Oyun Sonu” adlı oyununu sahnelemişlerdi; düşünen ve “tavır alan” insanlar bunlar. Hepsi okumuş çocuklar. Bence oyuna sırf bu yüzden bile gitmelisiniz, çünkü “tavırlı olmak” artık gerçekten ender bulunan bir özellik. Bu ekip ise hem tavırlı, hem yetenekli. Uuu beybi.

Oyundan çıktığımda kafamda zilyon tane şey vardı, keyword'lerimi bir köşeye kaydettim etmesine ama, istediğim kadar anlamlı bir bütün oluşturabileceğimden emin değilim.

Efendim başlamadan önce şunu söyleyeyim; işbu yazı “spoiler” içerebilir. Ama tiyatro, "sonu bilindiği zaman izlenmese de olur" tarzı bir sanat değil kanaatimce.

Oyun özetle şu: Esas oğlan var bi tane taam mı, Leopold. Kendisi felsefeci yazar. Toplumu bayağı etkileyen, "anarşik anarşik" şeyler yazmış vaktiyle. Sonra tıkanmış, kitlenmiş, yazamaz olmuş. Evinde mal mal duruyor bütün gün, insan içine çıktığı yok.

Karısı var bi, Suzi, histerik manyak. Bi de sevgilisi var, Lui. Ki bence hayatın en "harcadığı" karakter bu iki kadın. Eve girip çıkan bir arkadaşı var, Uli. Evin çekirdek kadrosu bu kadar. (Diğer karakterleri yerleri geldikçe anacağım.)

Esas oğlan, önceden yazmış olduğu ve çok ses getiren anarşik yazılarından biri yüzünden, kafayı "gelip beni götürecekler" stresiyle bozmuş. Fakat bu esnada, iki sade vatandaş bizimkinin adeta ayağına yapışıp "Allahını seversen yazmaya devam et, sen bizim umudumuzsun" diye ısrarcı oluyor.

Ve derken, “olaylar olaylar.”

Bir noktada, kendinizi esas oğlan için "yeter artık vurmayın adam öldü" derken buluyorsunuz. Benim şahsi kanaatim ise, beter olması yönünde.

*
Bu oyunda üç ayrı hikaye var bana göre. Biri, vaktiyle bir şeyler başarmış bulunan yazarın egosu, alter egosu ve id'i arasındaki gel-git'leri. Fakat böyle deyince lütfen "çok Kafkaesk gördüm, üzgünüm bu entellik bana gelmez" demeyin. Ben dedim, aldım cevabımı oturdum yerime.

Diğeri, bu gel-git'ler arasında kalmış olan kifayetsiz esas oğlanımızın empatik beceriksizliği.

Sonuncusu ise, bir ülkede "düşünen adam" olmanın insanı sürüklediği biçimsiz durumlar.

Birden fazla anafikir çıkarılabilir, fakat benim çıkardığım esas şu: "Egonun derdine düşeceğine, önce kendini çözümle ve hayatındaki insanlara doğru düzgün davran."

Tabii siyasi anafikirler de çıkarılabilir, efendim düşünce suçlarına ilişkin, belirsizliğin kaotikliğine, "sistemin çarkları" denen ama somut ifadesi olmayan birtakım pratiklere ve saire... Fakat ben en çok ilk söylediğimi beğendim.

Oyun aslında klasik tiyatro sahnesinde oynanmak üzere yazılmış fakat Ekip Tiyatrosu, oyunu seyircinin "ortasında" oynamayı uygun görmüş. Bir seyirci olarak ben bu kararı son derece takdir ettim. Çünkü bu şekilde, "sahnede sergilenen" bir oyunu değil, doğrudan "gözümüzün önündeki hayatı" izliyoruz. Bu tarz, seyirciyi resmen taciz ediyor ve karakterleri hissetmesine doğrudan katkı sağlıyor. Oyunu sadece bir oyun değil fakat bir hayat kesiti olarak izletmesi bakımından bence son derece yerine bir uygulama olmuş.

*
Leopold sahnede tek başına otururken, ilk önce Uli, yani Leo'nun "ötekisi" girer. Leo felsefecidir, Uli "İyi uyudun mu, ne yedin, ağrın var mı" vesaireden öte gitmez. Leo üşür, Uli sıcaklar. Leo korkar, Uli korku kavramını anlayamayacak kadar düzdür. Leo'nun karısıyla ilişkisi hastalıklıdır, Uli'nin ise "aynı kadınla" olan ilişkisi şehvetli.

Leo uzun zamandır yazamamakta ve bunun sıkıntısını hissetmektedir. Uli için ise, yazamayan yazar ne işe yarar?

Fakat öte yandan Uli, sosyalleşmek adına Leo'nun etrafında tek araçtır. Bu da, ötekisinden bir canavarmış gibi kaçan insan evladına kapak olur.

*
Lui'den sonra sahneye kim giriyordu hatırlamıyorum. Ben şimdi Wenzel'lerden bahsedeceğim çünkü önce Leo'nun "benliği" üzerinden gidesim var.

Wenzel'ler, yani adları Wenzel olan iki adam, Leo'ya umut bağlamış sade vatandaşlar. Bir fabrikada işçi olarak çalışıyorlar ve içlerindeki "devrimci", Leo'ya bir şeyler yapması için yalvarıyor. Çünkü Leo vaktiyle, sosyal sorumluluk anlamında adeta bir misyon üstlenmiş biri. İşçilerin bu şekilde sorumluluk alacak birine ihtiyaçları var.

Leo Wenzel'lerden, şaşaalı günlerinde kalmış saygı ve ihtimamı görmektedir. Bu tip şişirilmeler, herkes ve özellikle de yazarlar için ab-ı hayat olduğundan, Wenzel'lerde Leo'nun egosunu görüyoruz. Oyunun yazarı Vaclav Havel, egoyu bu şekilde çizerek birden fazla gönderme birden yapmış bence,

- Wenzel'ler ne yapacağını bilmeyen işçiler. Bir şeyler yapaları var ama hiçbir şey bildikleri yok. Leo'ya giderken akıllarında bir ideoloji veya bir plan dahi yok. Onlar sadece, durumundan memnun olmayan ve bir şeylerin yolunda gitmediğini sezen vatandaşlar. Buradan ben, "şişkin ego boş bir şeydir, çünkü yüzeysel şişirilmelerden beslenir." mesajını çıkarıyorum.

- Leo "peki ne istiyorsunuz, somut olarak?" diye binlerce kez soruyor ve tabii ki hiçbirine doğru düzgün cevap alamıyor. Dedik ya, Wenzel'lerin "somut olmaya dair" herhangi bir bilinçleri yok ki. Bu bakımdan, Leo'nun aslında içten içe "saçma sapan bir egonun peşinde sürüklenmek üzere olduğunun bilincinde olduğunu" anlıyorum ben.

Ve işte "sanatçının ölümü" böyle bir şey sanırım. Egona muhtaçsın ve fakat kof gaza getirmelere de gelmeyecek kadar çalışıyorsa aklın, sıradaki şarkı Yeni Türkü'den senin için gelsin: "Ya dışındasındır çemberin, ya da içinde yer alacaksın..." (Aslında bir mesaj daha çıkarmıştım ama yazarken unuttum, hatırlayınca ekleyeceğim.)

*
Egosuna kanmayan Leo'nun bir de alter egosu var ki evlere şenlik. Ve karşınızda, Olbram. Benim oyunda en sevdiğim karakter.

Alter ego, yani insanın şeytanı, adamı gaza getirmek için hiçbir hamleden çekinmez. Kafanızı soldan soldan didikler durur. Olbram da, kırmızı ışıklar altındaki parlak tiradlarıyla bu işi çok güzel yapıyor.

Olbram, aslında her şeyi Leo'nun abartıp durduğundan, kendine vesvese yapacak gerçek bir sebep olmadığından, mevcut sıkıntısının tamamen kapris olduğundan falan bahseder. (Bunu tabii ki bu kelimelerle yapmaz, bunlar benimi ifadelerim.) Ve oyunun bence en güzel iki cümlesinden birini kurar:

"İçindeki cinlerin seni bir yere çekiştirdikleri yok, sadece daireler çiziyorlar."

*
Olbram'ın Leopold'e her bir şey dediğinde arkadan gelen şuh bir "Leopoooold" duyarız. Bu da Leo'nun "Ya güzel konuşuyosun da, şu benim beceriksizliğim ne olacak?" yollu bilinçaltını gösteriyor olabilir.

"Leopoooold" diye cilveli cilveli seslenen hatun, Leo'nun sevgilisi Lui. Yıllardır beraberler. Anlaşıldığı kadarıyla, bir süredir cinsel problemleri var çünkü Leo Efendi sekse pek gönüllü değil.

Lui, Leo'yu seven bir kadın. Onu sevmiş, istemiş ve özlemiş. Hala da istiyor. Fakat Leo, kendi karamsarlığı, üretemezliği ve iç sıkıntısına kafayı o kadar takmış ki, sevilecek hali kalmamış, sevecek hali ise zaten yokmuş.

Lui'nin Leo'ya attığı nutuk bence empati sorunları yaşayan her er kişi tarafından izlenmeli. Hatta Ekip'ten ricam, sırf o kısmı özel olarak yutup'a koysunlar. İzlettireceklerim var. Kelimeler birebir değil, aklımda kaldığınca aktarıyorum:

"Sen her şeyi bir kavram olarak görüp incelemeye alıyorsun. Kendine dışarıdan bakmaya, kendini ölçüp biçmeye o kadar alışmışsın ki, sevmeyi bile bir görev olarak görüyorsun. Ben senin sevme yetisinden yoksun olduğunu düşünmüyorum Leopold. Ben seni iyileştirebilirim."


Susi yani Leopold'ün karısı ise, tam da benim aklımdan geçtiği şekilde, "Bok iyileştirirsin!" fikrini benimsemiş bir karakter.


Kadıncağız, Leo'nun asla kendisine ve bunun doğal sonucu olarak etrafına dürüst olmayacağını, aşkın ve tüm sosyal duyguların Leo için araştırılacak birer kavramdan öte olmadığını çözmüş. Hayatında hala ve bu şekilde var olarak belki de Leo'dan intikam alıyor.

Çünkü Leo değişmeyecek. Leo kendisini, -bir vakitler- şehvet peşinde sürüklendiği Lui'yle bile bir şeyler yaşayamayacak kadar bitirmiş. Ve o değişmedikçe, Susi Uli'yle yatmaya, Leo'yu her fırsatta bozmaya, onunla yemek bile yememeye, hatta onu azarlamaya devam edecek.

Susi bu anlamda kızılmayı kesinlikle hak etmeyen bir kadın. Ve tekrar ediyorum, Lui ile birlikte şu hayatta en harcanmış iki karakter. Çünkü ikisi de Leo'yu gerçekten sevmiş kadınlar ama Leo, bunu da tekrar ediyorum beter olsun, ikisini de mutlu etmeyi beceremiyor.

Çünkü onun baş edemediği bir egosu, bir alter egosu ve bir de yumurtadan çıkan id'i var.

*
Oyuna en son giren karakter, Marketa. Genç, güzel, şirin ve saf bir felsefe öğrencisi. Evet doğru tahmin ediyorsunuz, kafayı yemiş her hocanın hayali.

Bu kızcağız, aklına takılan felsefi konuları danışmak üzere, hayranı olduğu Leopold'ün evine gelmiş. Leopold ise, sanki tüm o karakterlerin yanındayken "kaybedenliği" her tarafından akan kendisi değilmişçesine, genç kadını görünce adeta eski günlerine dönüveriyor. Bir konuşmalar bir bi’şeyler, aman da aman...

Fakat bu özgüven patlaması anında bile, Marketa'yı "tavlamak" için alkole bu derece başvurması hoş bir detay olmuş.

Ne Wenzel'ler yani ego, ne Olbram yani alter ego, ne Uli yani ötekinin dibindeki varlığı ne de kendisini gerçekten sevmiş olan kadınlar değil; insanın en evcilleşmemiş güdüsü hayata döndürüyor Lui'yi. İd'in inkar edilemez iktidarı ve önlenemez zaferi, gözümüzün içine bir kez daha giriyor.

Öyle ki, daha önce Susi'den, Lui'den ve diğer karakterlerden aynen duyduğumuz sözleri Marketa söyleyince, bu sözler leo'ya daha bir ikna edici geliyor. Canını sevdiğimin insan evladı...

*
Oyunun sonunda tüm bu karakterlerin, Leo'yu bir ucundan tutup çekiştirdiğini görüyoruz. Olan tam olarak da bu. Leo'nun kafası o kadar karışık ve bu arkadaş karar verebilmeye o kadar uzak ki, hangisini dinlese başını ne yana çevirse bilemiyor. Ve zaten bir noktada görüyoruz ki, aslında tüm karakterler birbirinin söylediğini söylüyor.

Çünkü aslında herkes herkesin söylediğini söyler. Ya da, herkesin söylediği ne kadar farklı olursa olsun, dinleyende aynı etkiyi doğurduğu sürece hepsi aynıdır.

*
Tüm bu hengamenin sonlarına doğru, Leo'nun yıllardır korkarak beklediği oluyor ve "adamlar" onu almaya geliyorlar. Fakat diyorlar ki, "Eğer o yazıyı sizin yazmadığınızı söylerseniz, orada başka bir Leopold olmadığı için, yazı yazarsız kalacak ve haliyle siz de cezasız kalacaksınız. Kabul ediyorsanız mavi, etmiyorsanız kırmızı hapı alın." (Bu hap meselesini ben uydurdum yok öyle bir şey.)

Leo'nun bazı karakterlerle "Acaba ne yapsam" konuşmalarını da izliyoruz. Susi ve Marketa, aynı kelimelerle ama tabii ki farklı üsluplarla, "Bunu kabul etmek ortada bir suç olduğunu da kabul etmektir, sen yanlış bir şey yapmadın ki" diyorlar. Aklıma şimdi geldi, belki de Havel'in aklındaki Marketa, Susi'nin gençliğiydi. Olur bence.

Sonunda Leo, teklifi kabul etmemeyi ve "oraya götürülmeye razı olmayı" seçer. Adamlar geldiğinde onları elinde valiziyle karşılar.

Fakat adamlar, "sizi götürmeye şimdilik gerek kalmadı, soruşturma ileri bir tarihe ertelendi. Sizi götüremiyoruz ama bir daha ne zaman geliriz şimdilik bilemiyoruz. Belirsiz bir tarihte görüşmek üzere" deyip gidiyorlar.

*
Ve hepimiz, böyle yaşamaya mecburuz.

Varoluşçuluğa giriş - "Akıl Çağı"


Akıl Çağı, Can Yayınları'ndan "Özgürlüğün Yolları" olarak çıkan Sartre üçlemesinin ilk kitabı. Kişisel tanımım ise, Sartre'ın, "varoluşçuluk hırkasını" senin benim gibi bir adama giydirip bize en dibinden empati yaptırdığı felsefi roman.

Öncelikle, üçlemeyi henüz bitirmediğimi belirteyim. Sadece bu cildini okudum, tamamladıktan sonra gerekli güncellemeleri yapma hakkımı saklı tutuyorum. Ama daha çok var.

Esas oğlan Mathieu Delarue, hayatını gerekliliklerden arınmış bir şekilde yaşamaya karar vermiş bir insan. Fakat böyle deyince aklınıza serkeş, sorumsuz, ya da "bohem" bir adam gelmesin. Gayet işinde gücünde, sosyal ilişkilerinde birtakım düzenleri olan, özünde iyi bir adam bu. Fakat kendinden ödün vermenin fikri bile buna bir acayip geliyor.

Böyle adamların aslında çok feci gereklilikleri, acayip kuralları olur. Bunun istisnası olmadığını düşünüyorum.

"Hayatımı ben belirlerim" diyen ve bunun üzerinde yeteri kadar düşünmemiş olan tiplere bir bakalım. Kimi çok muhafazakardır, kural dediği de atalarından gördüğünden ibarettir. Kimi kendine bir lider bellemiştir, değişen dünyaya ayak uydurmak gerektiğini bile düşünmeden liderini tanrılaştırır. Kimileri de öyle liderle gelenekle uğraşmaz ama, bütün bunlar neticede bir sosyalleşme sorunudur, onlar da bu sorunu "sosyalleşmeyerek" görmezden gelirler. Hayatlarında sadece kendi kuralları geçer, insanlarla empati yapma gerekliliğinin farkında bile olmazlar, kendileriyle empati yapıldığının dahi bilincinde olmazlar. Çünkü kuralları bellidir, sosyal ilişkileri sadece onların belirlediği ölçüde sürecektir. Başkalarının ne düşündüğü onları tabii ki ilgilendirmez, öyle ya, herkes kendi hayatını kendi belirler.

Oldu canım.

İşte bizim Mathieu, benim son bahsettiğim türden. Kafayı, başkalarının da kendi kuralları olabileceğini bile düşünemeyecek kadar kendisiyle bozmuş. Ama bu karaktere kızamıyorsunuz, çünkü o kadar normal, o kadar düz ve aslında kendi içinde o kadar erdemli bir adam ki. Kendisi dışında akıp giden hayata sadece dışarıdan bakıyor ve bu hayatın içinde olmak gibi bir özlemi de yok.

Mesela, adam "şaşırmıyor." Her zaman her şeyi biliyor gibi bir hali var. Öyle bir ilgisiz, öyle bir soğuk duruş. Yanında hiçbir sürpriz yok, bir sonraki adım hem planlı. Çünkü her şeyi kendisi belirliyor. Hiçbir heyecan yok, çünkü heyecanın sonunu bilemezsin, bu kontrole açık bir duygu değil. Yani böyle böyle şeyler.

Romanın başında, Mathieu'nün yıllardır birlikte olduğu Marcelle'in hamile olduğunu öğreniyoruz. Bu bebek, ikisinin de beklemediği bir hadise.

Aldıracak oluyorlar. Fakat buna paraları yok. Mathieu sağdan soldan para arıyor. “Film ve kitapları bir saniyede özetlemek” gibi bir tema olsa, bu romanı "para lazım hacı" şeklinde özetlerdim.

Evlenecek oluyorlar, olmaz, Mathieu evlenme karşıtı bir adam. Özgür olacak ya, o bakımdan.

E ama bu sefer, madem o kadar ilkelisin ve hayatın üzerinde kimseye söz söyletmiyorsun, daha doğmamış bir çocuğun hayatı üzerinde nasıl böyle bir karar alabilirsin?

Mathieu abisinden para isteyecek oluyor, e hani sen çok ilkeliydin, anlayışını tasvip etmediğin birinden para istemek de neyin nesi?

Yani ilkeli olmak da zor azizim. Öyle, "ben özgürüm" demekle özgür olunmuyor. Hikayede bir de diğer karakterler var. Mesela "E alınacaksa Marcelle'in çocuğu alınacak, o bir şey demiyor mu?" sorusunun çok şahane cevapları var ama burada yazmayayım. “Spoiler” olur. Asıl güzellik orada zaten. Yalnız ben bu kadına bittim. Mathieu'den çok daha esaslı bir karakter aslında. "Delikanlı" bir kere. Canım Marcelle. Zaten "dersi" de Mathieu vermiyor, her şey Daniel, Marcelle ve Jacques'ten öğreniliyor.

Mathieu gibi olmayan, düzenli işleri ve ilişkileri bulunmayan, yani aslında Sartre'ın bu özgürlük anlayışını kendileri üzerinden anlatsa çok daha rahat edeceği karakterler mevcut. Fakat hayır, eğer öyle olsaydı, biz bu romanla empati yapamazdık. Bizim için, bir zamanlar bir yerlerde olan biten bir hikayeden öteye gidemezdi. Çünkü biz ne Ivich gibi serkeş, ne Lola gibi dumanlı, ne de Boris gibi çocuksuyuz. Biz Mathieu gibiyiz, "doğru düzgün" insanlarız, ama işte etrafımıza bakmayı pek bilmiyoruz. Sosyal gerekliliklerin göbeğinde yaşıyoruz, aslında uymamız gereken bin tane kural var. Ama bunların farkında olmayıp "benim hiçbir bağım yok" diye ahkam kesmeyi marifet sanıyoruz - daha doğrusu, söylemekle bağımsız olunacağını düşünüyoruz. Ama olmuyor.

Daha bi ton konuşurum da, olmaz şimdi. Okuyun görün.

Aaa bu benim lan.
Yalnız, ben kitapta en çok Daniel karakterini sevdim. En akıllısı, insanın iki tarafının en iyi yansıtıldığı, kitabın sonunda da bombası en güzel patlayan karakter kendisiydi. Gözümde hep Joaquin Phoenix'in bin kilo olmadan önceki hali olarak canlandırdım, umarım bir gün Phoenix abimiz eski günlerine döner de bu karakteri oynar.

"Bilmiyorsun sevmeyi, bilmiyorsun
Boşuna sana bel bağlayışım.
Bilmiyorsun sevmeyi, bilmiyorsun
Boşuna hep çırpınıp ağlayışım."

Bakalım devamında neler olacak...

3 Şubat 2012 Cuma

"Yalvarmak çok eskidendi..."

28 yaşına ilerleyen bir kadın olarak içeriden bildiriyorum, biz kadınlar ne istediğimizi bazen kendimiz de bilmiyoruz.

Tanrı'dan "Lütfen artık böyle olmasın..." diye talepte bulunurken "Şöyle olsun!" diye eklemeyi unuttuğumuz için, Tanrı da doğal olarak "nokta atışı" yapamıyor. Ne istesen, Tanrı sana onu veriyor ama bu sefer de "Allah kahretmesin, keşke şunu da isteseymişim, eksikmiş bu meğersem..." diyorsun.

Bence biz artık bir şey istemeyelim. Şimdi Tanrı düşünsün.

Siz de bu yazıyı Ajda Pekkan eşliğinde dinleyin; önce artık annemizin margarinini kullanmadığımızı haykırıp, sonra da "Bile bile üstüme gelmene ne gerek var!" diyerek derdimizi anlatalım...


Şimdi efendim, “Neden senle hiç durmadan tartışıp duruyoruz ki biz?” diye soracak olursak, sebep bence gayet açık. Kadınlar olarak son yüz yılda hayatımız çok değişti, ama erkekler hala aynı yerdeler.

Biz artık sadece evde değiliz, artık “ilk kadın apartman yöneticisi” diye bir konsept kalmadı. Hadi bizim ülkemiz bu konuda “on puanı” hak etmiyor ama dünyada işler böyle değil, kadın olmanın haber değeri gerçekten çok azalmış durumda.

Peki siz, beyler? Biz sizin dünyanıza bu kadar “doğrudan müdahale” ederken, siz bizim nasıl yaşadığımızı hiç merak ettiniz mi?

Sokakta hanımefendi istiyorsanız, yatakta kış uykusuna dalmayacağınızı size biz mi öğretelim?

Bir türlü hazırlanıp da çıkamıyoruz diye söyleniyorsunuz, ama zaten “öyle göründüğümüz için” beğenmiştiniz bizi. Bunu size biz mi hatırlatalım?

Hem bize ne zaman ne diyeceğinizi kestiremiyorsunuz, hem de biz sizin egonuzla azıcık oynayınca hemen “kazak erkekçilik” oynuyorsunuz. Bu tutarsızlığınızı yüzünüze mi vuralım? Hayat böyle geçmez beyler.

Gerçi biz kadınlarda da, en az sizde olduğu kadar hata var. İlişkilerdeki “adalet” sorununun adını bile daha yeni yeni koyuyoruz. Son kuşaklara kadar hep “kadınlığını bil ve otur!” denerek yetiştirildik, ama artık “kadınlığını bil ve kalk!” faslına döndü işler. Yani aramızdaki fark hızla kapanıyor, ama bazılarınız bunu hala kabullenebilmiş değilsiniz... E tabii işler değişmeye daha ancak başlayabildiği için, bizde bir “nasıl davransak”, sizde de “ne oldu ki şimdi?” şaşkınlığı var.

Ne olduğunu anlatalım. Kadınlar artık özgürlüğü etek boyunda aramıyor beyler, geçtik o devirleri.

Mesela şöyle bir ilişki modeli var, “Erkek arkadaşım benim giydiklerime hiç karışmaz.” – Tamam çok güzel. Ama ablacım, senin “karışılacak” (!) tek şeyin etek boyun mu? Senin bir kişisel alanın, kendi zevklerin, o erkek arkadaşından önce ya da onunla birlikteyken tanıştığın insanlar, tek başına yapmayı sevdiğin birtakım şeyler yok mu?

Etek boyuna karışmayan adam, kendisi istediği gece istediği yerde fink atarken, senin de kendi arkadaşlarınla çıkıp içmene ne diyor peki? Bunu ne yapacağız?

Kızlar uyanalım bir zahmet. Bir adamın “beni aramadın, şu saatte neredeydin, telefonun niye kapalı, o kim, kiminle konuştun...” gibi saçmalamaları, sizi bundan ibaret görmesinden kaynaklanıyor. Yıl olmuş 2012, hala kalkıp da “seven kıskanır” triplerine girmeyin, rica ediyorum. Kıskanmak başka, bir insanın kişiselliğini belirlemeye kalkışmak başka şey.

“Ama benim sevgilim istediği gece istediği yere gitmez, benden izin alır” dediğinizi duyar gibiyim, işte ben de tam olarak bundan bahsediyorum... Sorun sizin “izin” diyor olmanızda zaten.

Tabii “open relationship” adıyla maruf enteresan bir model de yok değil. Herkes istediği gibi takılıyor filan, ilişki kamuya açık.

Aslında çok eşlilik, düşünüldüğü kadar “tu kaka” bir şey değil her zaman. Ama derin konular bunlar, şimdilik girmeyelim.

İnsan bir ilişkinin “standart paketinde” olduğu düşünülen şeyleri yapmama konforunu edindiği zaman, o ilişkinin sorumluluğundan da muaf olduğu hissine kapılıyor. Halbuki hepimiz insanız ve tüm kadınların regl dönemlerinde ellerinin tutulmasına ihtiyacı var.

Bu standart paketler çok geniş çaplı. Bir ilişkiye başlarken neredeyse vukuatlı nüfus kaydı, savcılıktan temiz kağıdı ve bir boy bir portre fotoğraf istemediğimiz kalıyor. İşte kadınların da erkeklerin de, ne yapacaklarını karşılıklı olarak bilemedikleri bir alan daha...

Bu konudaki karışıklık daha çok, klişelerden kaçınma takıntılı okumuş-yazmış çiftlerde görülüyor. Biz kadınların talepleri malum, sevgi sözcükleri, bizden bir talep gelmeden gösterilen şefkat, ufak sürprizler, ve saire... Bunun karşılığını ise, “kadınsal duyarlılığımızı” erkeğe yönelterek veriyoruz. Ama “hafif entele çalan” kadın milletinde, son derece hak vermekle birlikte ayarının tutturulamadığını düşündüğüm bir hal var: “Ben klişe değilim” tavrı. Tamam değilsin, sevgilinden sürekli hediyeler, sürprizler, kapına dayanmalar, ne bileyim, romantizmden yıkılan atraksiyonlar beklemiyor olabilirsin. Ki zaten erkekler de bayılmıyor günde on kere seni seviyorum demeye. Kendilerine bıraksak hiç demeyecekler zaten, bizim istemeyişimiz ancak onların ekmeğine yağ sürer.

Ama işte sorun şu, erkekler henüz bizim bu klişelerden sıyrılma sürecimizi algılayamadılar. Gerçi neyimizi algıladılar ki, siz de haklısınız... Biz “bana öyle kendi işini kendi yapamayacak, her işi sevgilisine gördürecek, aman tırnağım kırılır aman fönüm bozulur bahanesiyle hiçbir işe elini sürmeyen Barbi bebek özentisi muamelesi yapma” dedikçe, onlar bize iyice “bıyıklı kadın” muamelesi yapıyorlar. E ama olmaz ki öyle, ben hem gün içinde senin yaptığın her işi yapıyor, hem dayatılmış estetik algısına uymaya çalışıyor, hem senin hayatını da az biraz derleyip toplamaya kafa yoruyor, hem de içimdeki östrojeni sendeki testosteronla çarpıştırıyorsam, biraz ilgiyi hak etmiyor muyum? Bir tek seninle yattığım zaman mı kadınım ben? Çok yorulduğum ya da sancıdan öldüğüm bir akşam beni işyerimden almayı düşünemiyorsun da, kadın olduğum ancak “canının istediği zaman” mı aklına geliyor? Çok ayıp beyler. Biz sizi yormamak için olabildiğince kapris yapmamaya çalışıyoruz, siz ise bunun karşılığını vermek bir yana, farkında bile olmuyorsunuz.

Çok sevdiğim bir arkadaşımdan duymuştum, “Dünyada en zor şey iki yetişkinin bir arada kalmasıdır” demişti. İtirazı olan varsa sonsuza kadar sussun bence, zira her durumda haksız çıkar. Zira iki yetişkinin bir arada durması, asla sadece bundan ibaret değildir.

Diyelim ki 29 yaşındasınız ve 34 yaşında bir adamla tanıştınız. Her şey çok güzel gidiyor, feromonlar kendinden taştı, serotonin had safhada, içinizde kelebek sürüleri uçuşuyor... Buraya kadar ne kadar pembe, bu tablo. Fakat sizin 29 yıllık geleneğinizle onun 34 yıllık arkaplanı “çakışınca” ne olacak? Kim kendisinden ne kadar feragat edebilecek? “Efendim ben böyle biriyim, o yüzden senin de böyle biri olman lazım” – olmuyor işte öyle. Çünkü bunun karşılığı en iyi ihtimalle, “Tamam ben öyle olurum, ama o zaman sen de şu konuda şunu yapacaksın” olarak geliyor. Ki dediğim gibi, bu en iyi ihtimal. Bir de “Üzgünüm, bana uyacaksan sen uy” cevabı var, sık karşılaştığımız.

Ne oldu o feromonlara, o serotonine, kelebeklere? Gözlerin altı çöküverdi birden? İyiydik?

İşte iki yetişkinin bir arada kalması bu yüzden zor hanımlar beyler. Çünkü burada bir paradoks var; insan kendisinden vazgeçemez, vazgeçtiği takdirde de artık “kendisi” olmaz. Yani bu inat devam ettikçe, o ilişki hiçbir türlü yürümüyor. Ve maalesef, hayatımızda egomuzu şişirip kendimizi tek “değerlendirme ölçütü” olarak görmemize sebep olan çok fazla değişken var. Halbuki “ev” çok farklı bir bölge ve “sevgili” çok farklı bir insan. Ofiste aldığınız takdirler, kazandığınız davalar, spordaki başarılarınız, arkadaşlarınız arasındaki konumunuz, arabanızın markası, sahnede aldığınız alkış... Eviniz veya sevgilinizin yanı, bunlardan çok “arınmış,” çok “salt gözünüzün içindekine dair” bir yer.

Neden o gözlerde siz olmayasınız ki, neden sevgilinizin yanında “pür” halinizi yaşama konforunu kendinizden esirgiyorsunuz? Kendinizi, sevgilinizin “gördüğü” zaman o kadar sevmeyebileceğini düşünecek kadar mı sevmiyorsunuz?

Yapmayın bunu. Siz insan olmayı en saf, en “düz,” en karanlık yerleriyle sevin, gerisi gelir zaten.

27 Ocak 2012 Cuma

Herkes Seni Seviyorum Der

Çarşamba günü, muhtemelen unutmayacağım akşamlardan birini geçirdim. Ben çok şey yaptığım, çok şey "hissettiğim" ve bir yarısında kapımın çalındığı geceleri severim. Sevgili Özlem, kapımı hep çal, olur mu?

"Evde bir şeylerle uğraşma" özlemimi giderdikten sonra, sütlü (kremalı değil) kahve, Eti Browni Intense, koltukta uzanma hareketi ve Woody Allen'la, hayat ne kadar güzel olabiliyor.

Herkes Seni Seviyorum Der'i zaten uzun zamandır izleyesim vardı, ama o akşam resmen "aşerdim." Daha önce izlememiştim ama yönetmeni ve ismi itibariyle, bilinmeyen güçler tarafından bu filme ve resmen sürüklendim. Ne iyi olmuş.

Anlatılan aile, yine karışık, yine herkesin çok konuştuğu, yine "bi acayip." Ve Woody Allen kadınları yine çok güzel.

Joe ve Steffi, boşanmış fakat hala görüşen bir çift. Hikayeyi, bu ikisinin ortak çocuğu olan Djuna'nın ağzından dinliyoruz.

Djuna, annesinin ikinci eşi Bob'un diğer çocuklarıyla birlikte New York'ta yaşıyor. Joe da, Paris'te yaşıyor olmasına rağmen bu ailenin bir parçası; Djuna iki adama birden "baba" diyor, ikinci baba Bob'un çocukları Steffi'ye anne diyor, Bob ve Joe birbirlerini çok seviyorlar filan. Eh, bir Woody Allen filminden mazbut aile yapısı beklemek abes olur; o aileleri içselleştirmeye zaten yeteri kadar mecbur bırakılıyoruz.

Film, neredeyse tüm karakterlerin ikili ilişkilerini göstermek üzerine kurulu. Fakat hiçbir yerinde, kimse kimseyi sorgulamıyor, kimsenin karakter tahlili yapılmıyor, hiç öyle ağır duygu sekansları yok; her şey alabildiğine "olduğu gibi" ve hatta "hafife alınmış." Tam Woody Allen. Dalgasını geçiyor.

İlişkilerini gördüğümüz karakterlerin hepsi birbirinden farklı. 14 yaşındaki kızlar, sanırım 20'lerine henüz gelmemiş olan Djuna, 20'lerinin başındaki Skyler ve Holden, orta yaşlı ve "A plus" hayatlı Steffi ve Bob, yine orta yaşlı ama "loser" Von, biraz daha büyük ve çatlak Joe, eski mahkum Charles... Tüm bunların "ilişki algılarını" izlerken, filmin adını aklınıza bile getirmeksizin, tamamen o an öyle geldiği için, ağzınızdan şunlar dökülüyor, "herkes seni seviyorum der..."

Filme başlamadan önce, çok beğeneceğimi biliyordum ama seni seviyorum'un herkes tarafından söylenmesinin nasıl işlendiğine dair çok da fikrim yoktu. Bu konunun iki şekilde işlenebileceğini düşünmüştüm, ya "Seni seviyorum demekte bir şey yok, çünkü amaç birini kandırmaksa, iki lafla bunu gayet kolay yapabilirsin" ya da "Seni seviyorum demekte bir şey yok, çünkü eğer o an öyle hissetmişsen, gerisini çok da düşünmezsin." fikriyle. Şimdi düşününce, bu fikirlerden hangisindeki gerçekliğin daha korkunç olduğuna karar veremiyorum.

Woody Allen konuyu işlemek için "kandırmaca" yolunu seçseydi bile bunu o kadar "inceden" yapardı ki, bizi kandıran adamları "Canım yaaa" diye hatırlamamızı sağlayabilirdi. İyi ki öyle yapmamış.

Filmde herkes mutlaka birilerini seviyor. Çünkü sevmek aslında çok düz, çok kolay bir şey. Birini görüp beğeniyorsun, hayatında istiyorsun, oluyor. Bu kadar. Arkası önü yok. Hatta sadece sevgi değil, senin sonsuza kadar süreceğini düşündüğün bütün hisler aslında "o ana" özel. O kadar. "Artık aşkla işim olmaz" cümlesini 14 yaşında da 50 küsür yaşında da kurabiliyor olmanın, başka bir açıklaması olamaz.

Biz insan evlatları, birini sevmekle hayatını onunla geçirebilecek olmayı birbirine çok karıştırıyoruz. Birkaç güzel anımız olunca, o insanın "seçilmiş kişi" olduğuna inanıyoruz. Halbuki seçilmiş kişi diye bir şey hiç olmuyor ve aksine, biz sevgilimizden "seçilmişlik performansı" bekledikçe işler iyice sarpa sarıyor. Çünkü bak söylüyorum, yok öyle bir şey. Senin aklıselimle düşünerek, "Evet bu insanla yaşanır gerçekten hacı..." demen gibi bir şey var. Bu karar da öpüşüp koklaşırken, "yaramazlık" yapmak için bir yerlerin tuvalet penceresinden  kaçarken filan verilmiyor. Endişen olmasın, beraber yaşayabileceğini düşündüğün insanla zaten böyle şeyler de yapabiliyorsun - dur umarım.

Fakat tüm bu süreçlerde, "anı biriktiriyorsun." Bu anılardaki insanı silip atacak halin yok, çünkü seni var eden şey o anıların kendisi. Filmde bu fikir de var, hoşuma gitti. İki insan bir süreci birlikte geçirdikten sonra, neden bununla yüzleşip hayatlarını birbirlerinden bir beklentileri olmaksızın geçirmeyi beceremiyorlar ki?

Biz, yani biz derken ben ve insan milleti, ayrılmaya çok fazla anlam yüklüyoruz. Bununla da kafa bulmuş Woody Allen; mesela bir sahnede bir karakter, "Aklıma başkası girdi, ama sevgilimi aldatmak da istemiyorum... O yüzden ayrıldık, ben biraz öbürüyle takılacağım, sevgilime dönüp dönmeyeceğimi zaman gösterecek" diyor. E ayrılmak bu kadar basit olması gereken bir şey. Ama mesela benim başıma böyle bir şey gelse muhtemelen kendimi keserim. Ne bunu söyleyen kadın, ne de terk ettiği adam kadar rahat olmamın hiçbir paralel evrende imkanı yok. Halbuki "mantıklı düşününce" her şey ne kadar kolay.

Benzer şekilde, Steffi ve Joe ilişkisi... Sevgiliyken çok mutlu olmuş, çok güzel bir çocuk yetiştirmiş, çok iyi arkadaş olan, fakat evliliği yürütemeyen bir çift. Steffi Joe için "kız beğeniyor" filan. Ne var ki bunda, bak Woody Allen ne güzel anlatmış işte, Steffi ve Joe o kadar iyi arkadaşlar ki Joe ve Bob birbiriyle kanka olabiliyor... Bu da aynı şekilde, ancak bir Woody Allen filminde bu kadar "normal" görünebilen bir şey. Savunur muyum, her zaman; yapabilir miyim, sanmıyorum.

İşte Woody Allen'ı bu yüzden çok seviyorum.
"Olmayacak işleri" (!) bana son derece makul ve meşru gösterip, ufkumu genişlettiği için.
Bir de, cumhuriyetçilere muhteşem ama gerçekten muhteşem kaya fırlatmış, o sebeple.

Bu arada, Holden Spence ve Derek Vinyard'ın aslında aynı adam olduğu bir dünyada yaşıyor olmak da ayrıca ilginç. Aradaki iki sene en çok Edward Norton'a yaramış...

Yeni bir Woody Allen filmiyle görüşmek üzere, çok sevgiler,
Göksun.