28 Ağustos 2013 Çarşamba

başlıksız.

(işbu post, sıkıntılı bir gecede bana linki verilmiş şu playlist eşliğinde yazılmıştır. listenin başlangıcına kanılıp "müslüm gürses ulan!" hissiyle dolunmuş, aralardaki saçma sapan pop şarkıları itinayla atlanarak kalanlarla devam edilmiştir.) 

ben öyle entel filan değilim, bayağı arabeskimdir aslında. sadece biraz fazla düşünürüm.

bi arkadaş bi link verdi bana, ne olduğunu bilmiyorum, "ahshas dün gece sarhoşken maymunluk mu yaptım yoksa la" diyerek tıkladım. müslümlü gürsesli playlist yapmış hayvan. bu gece olmayaydı iyiydi.

sebebi de şu, canım çok ağır sıkkın. konu benimle ilgili değil fakat sıkkın işte. bunun bana verdiği hissi ifade edecek kelimelerin varlığını reddediyorum.

olamaz çünkü. acı varken kelime nedir allahaşkına ya. daha doğrusu, kelimeyle ifade edilebilen acıya takayım demeliydim.

çok ağır şeyler oluyor çok. hayatta yani. özetle, herkes her şeyi bilmeli. o zaman her şey mübah. yok vurgusu yanlış oldu cümlenin. her şey o zaman mübah. düzgün yaşamanın başka yolu yok.

sen bir şey düşünürken öbürü başka şeyin peşindeyse olmaz. hele o peşinde olduğu şeye sen inandırdıysan.
çelişkiden ve tutarsızlıktan hoşlanmıyorum. tik gibi düşün.

insan olmak ne kadar zor. ne kadar çok şey olmak zorundasın. bu cümleyi sırf fonetiğini sevdiğim için böyle kurdum, yoksa aslında demek istediğim o değil.

insan olmak ne kadar zor. ne kadar çok şeyin farkında olmak zorunda olduğuna inandırılmış durumdasın. halbuki sadece, herkesin insan olduğunun bilincinde olmak yetmeliydi. fakat bu en zoru olduğundan, insan evladı bunu seçmedi.

çünkü işine gelmedi.

çünkü ego diye bir bok var hayatta.

benim eşitlik algım çok ağır bir algı, siyasi bir şeyden bahsetmiyorum burada. siyaset ne bu arada ya, onun varoluşu zaten insanlık için utanç kaynağı.

aslında hepimizin aynı hayvan olmamızdan fakat sosyallik denen bokla pislendiğimizden bahsediyorum. bunun istisnası yok ki.

sen nasıl kendini, kendi acını, zevkini, varlığını... kendine dair herhangi bir şeyi, nasıl başkasınınkinden ayrı görebilirsin ki?

dünyanın en manasız şeyi değil mi bu allaşkına ya. olur mu abi öyle şey ya.

kafam bayağı gidik bu gece ya. ama içmiyorum. evde içmem ben, bi de yalnız zaten içmem. ama öte yandan, birileriyle içiyor olsaydım bunları düşünüp yazma durumu da olmazdı.

gerçi belki içsem kafam daha da gidecek, tamam aklımı zorlamak hoşuma gidiyor ama mantıklı insanım ben. zorlamanın da usûlü adabı olur, bok mu var şimdi şu kafayla içip arızaya bağlamakta.

yok çünkü o bok zaten hiçbir yerde ve hiçbir şeyde yok.
hatta belki bok diye bir şey zaten yok. onu da biz uydurduk.
çünkü olmasını istedik.
bir şey yapalım ve bunun sonuçları olsun.
niye? bok var.

en güzeli de, tamam bi sonuçları olsun ama o sonuçları olmasın tribi. bayılıyorum buna. oldu annem kainatın kaynak kodları sende duruyor zaten aç oyna istediğin gibi. hayat değil sims çünkü bu.

istemiyorum abi, hiçbir şeyin sonuçları olsun istemiyorum, ben sadece kitap okuyup seyahat ederek yaşayabilirim. - o zaman bunun da sonuçları olacak, mesela "ona göre" bir insan olucam ve bu da bir sonuçtur.

hasktir ya.

sonuç var çünkü ZAMAN var.
zamanın olduğu yerde neyden kaçıyosun gerizekalı.

of birden çok ağır aydınlandım ya. gerçi bu aydınlanmak değil, bildiğin göçme hali. aydınlanırken karanlığa gömülmek.

bilinç ya da zeka da değil, bir sonuç oluşması için bunlar gerekmiyor. direkt zamanla oluyor her şey.
bir başlangıç noktan oluyor ve gerisi geliyor zaten.
ve sürekli yeni bir an başlıyor, sürekli başlıyor efendim durduramıyoruz.
her anın ucundan öbürünün gelmesi ve buna müdahale edilemeyecek olması çok korkunç bir şey değil mi?
her şey anlamsız gelmiyor mu öyle bakınca?
işte o zaman ilk başta diyorsun ki,
madem müdahale edemiyorsun ve edemeyeceksin, o zaman bu kayıtlamalar kuyutlamalar neden?
o öyle değil işte.
insanlar üzülüyor.

çok acayibim çok. kötü değil, iyi hiç değil, mutlu mutsuz filan öyle bildiğimiz şeyler gibi değil.
boş.
kuru.
hissiz ama hissizliğinden hoşnutsuz.

bu da ne saçma iş arkadaş, hissiz olmayı yücelt dur, sonra oluyorsun diye üzül.

çok acıktım ya. evde su bile yok, bırak ekmeği bişeyi.
ahah iki lokma ekmek ihtiyacının şu anki her şeyin arasından sıyrılıp zirveye oturması...
canım insanlık, boktan insanlık.

ben daha ne konuşuyorum abi ya, iki saattir kitap yazıyorum burada, sonra kalkıp "acıktım" ne ya.
gerçi bak bu da saçma. ama şu an o kadar çok şeye saçma dedim ki, hangi birini anlatacağım ve birini anlatırken öbürünü nasıl aklımda tutacağım konularında hiçbir fikrim yok.

fiziksel güdünün pat diye gelip tepeye oturduğu bir konuşmada, nasıl irade mirade zart zurt diyebilirsin ki - diye düşünebilirsin. düşünülebilir yani. ama buna katılmıyorum. ağzına atacağın ekmeğin bir sinir sistemi varsa o zaman eyvallah.

(bu playlist'i yapan eleman da araya yalın malın koymuş lan ayıp ya. oha kere oha.)

bir insan olarak nasıl davranacağımı bilmiyorum. strateji sahibi biri hiçbir zaman olmadım.
o yüzden ben de şöyle karar verdim, yani bu kararı ne zaman verdiğimi hatırlamıyorum ama verilmiş bulundu,
içime sinen şekilde davranmak isterim hayatta.
bu bazen ağır mantıklı olmayı, bazen de eeeh skerler kafasını gerektiriyor.
yani hangi yola gideceğine o an karar veriyorsun.
ben kendini suçlamayı da biliyorum zira, hem düşünsene şu şekilde çalışan kafayla kendine saldırdığını?

oha ölürsün lan.

o yüzden kendimle iyi geçinmek gibi bir kararım var. bak bunu sen de uygula bence, gayet ciddiyim.
ben hep öyle düşünürüm. "eğer öyle yaparsam bunu kendime nasıl açıklicam" şeklinde karar veririm yani. hah güzel özetledim evet.

açıklayamadıklarım oldu, hoş bir durum değil ama napalım, zaman dedik o kadar, geçiyor dedik.
çok da olmadı lan aslında. harcamıyim kendimi, güzel insanımdır ben.
ama işte olduğu zaman, "kendinden" kurtulamıyorsun - takarım seni eleştiren eşe dosta.

ben yatıyim ya.
bugünü de yemiş olalım.
bir gün daha yaşamış olalım.
bok var.
uyandığımda bir günü daha bitirmiş ve bir güne daha başlamış olucam. o günün sonunda da yeni bir şeyler yaşayıp öğrenmiş bir hale gelicem.
ilk defa gördüğüm şeyler olacak yarın. bunu biliyorum.
sonra?
soyunu devam ettirmek ok-kadar net ve elle tutulur bir şey ki. ben bir ara sezer'in kafasını şu şekilde yiyordum, "abi dünyadaki tüm kitapları izleyip tüm filmleri izlesem ne olacak?"
bok mu var?
ölücem ve her şey benimle bitecek.
ne olacak, o kadar çok şey bileceksin ve ne olacak?
aktaracak kimsen mi var?
ciddiyim bak, uzun bi süre buna takık yaşadım.
senin, evinden bile çıkmamış olmasına rağmen varlığını çocuğuna aktarmış birine karşı nasıl bir üstünlüğün olabilir?
ben senin okuduğun kitabı yakayım.

işte böyle biri olunca, müslüm gürses eşliğinde varoluşçuluk yapıyorsun.
"tanrı istemezse yaprak düşmezmiş." konu kilit. ya o değil de, asıl konu nerede kilit biliyor musun, adam "bir şansım olsun" diyor ya. "her şeyi al bana beni geri ver, bir şansım olsun."
tek bir şansın peşinde oluyor her şey. çünkü her şey mümkün.
mr. nobody'yi biliyorsundur sen, ha işte onu diyorum. her şey tek bir ihtimale bağlı. ama o da ölmek demiyorum.
şu an benim "acaba hala oturuyorlar mı, acaba gitsem mi, acaba napsam..." deyişimin ucunda milyonlarca farklı dünya var.
ve biz biz hala neyi konuşuyoruz ya.
her şey mümkün, başka bir dünya bile.
her şeyin mümkün olduğu şu dünyada tutarlı kalmaya çalışmak çok zor değil mi sence de?
işte ben bu yüzden böyle bir insanım
ama kalınacak, çünkü herkes insan. eşitlik, tutarlılıkla mümkün.
zira "devrim yapamazsın, devrim olabilirsin ancak."
of çok güzel bağladım yalnız.
yalnız bi hata oldu. eşitlik mümkün olan bir şey değil, o zaten bir "fact."
imkan konusu olan, eşitlik algısının yerleşmesi.

ben tanrıya inanırım, inanmak hoşuma gidiyor.
kişileştiriyorum onu çünkü, bayağı geyik yapıyorum yani adamla.
sanki öyle biri varmış da anlamaya çalışıyormuş gibi olmak hoşuma gidiyor.
yani tanrı inancı benim için bir "challenge." anlamaya çalıştığım şeyleri severim.

ne diyecektim acaba bundan sonra?
ha şey, birbiriyle bağdaşmaz görünen bu kadar şeyi ortaya atmış olması çok acayip. ya da şöyle formüle edeyim, adına ille tanrı demenin gereği yok çünkü; birbiriyle bağdaşmaz görünen o kadar şeyin dünyada halen var olabiliyor olması çok acayip.
insan denen hayvanın günde sekiz saat uyumasına rağmen neslini devam ettirebilmiş olması ne kadar acayipse, bu da aynı.

bu kadar algı sorunuyla, yine iyi halen yaşıyoruz.

hepimiz eşittiysek neden insanlar birbirini üzüyor? ama öte yandan, kimseyi üzmemek diye bir şey nasıl bu kadar imkansız? acı çekmek, insan beynine sahip olmanın diyeti olabilir mi?

ama bu mirası ben seçmedim ki.
her birimiz o kadar aynı gemideyiz ki.
kendi hayatını seçemeyen yedi milyar insan neyi paylaşamaz anlamıyorum. sen çok mutsuzsun da öbürü çok mutlu sanki, gerizekalıya bak ya.

herkes kendisinden önceki tüm insanlığın yüküyle doğuyor.
ay çok utanç verici. vaftiz çok mantıklı geldi bana şimdi.
ashahshahs hiç böyle düşünmemiştim. iyi de o da yine mantıksız, yüklü doğan çocuğu kurtarmak için, binlerce yılın ahlak yükünü kullanıyorsun.
"yükünden kurtul al bizimkini taşı, o daha güzel." ahahah çok anlamsız. vazgeçtim hiç mantıklı değilmiş.

bu sefer gerçekten yatıyorum çünkü hem yoruldum, hem de aşırı acıktım.

acaba ne kadar yazdım ben ya.
şu an beşinci sayfanın sonundaymışız, bundan sonra altıya geçiyor.
sayfaları az kullanılmış bırakmaktan pek hoşlanmam.
ya hiç geçme, ya da madem geçtin en azından bi yarısına gel. ağaç onlar ağaç. hem şeklen de güzel değil.

kalkayım da yatayım. sızayım bi güzel, kafa yorgunluğuyla.
laktik asit kafada da salgılanıyor mu? tamam kafamız da oksijenli solunum yapıyor ama kas mı lazım ille o asit oluşması için? dur bunu öğreneyim ben, eğer oluyorsa kullanırım bir şeyler yazarken.
beyinde laktik asit kafası hahah

çok zeki çok düşünen ve kafayı bu yüzden yiyen insanların sorunu bu olabilir mi acaba? ahah ay çok hoşuma gitti bu. bi de zehir gibi insanların beyin kanaması geçirmesi olayı var. küt diye gidiveriyorlar, hayatlarında koşarken. o da böyle bir şey bence. evet evet. laktik asitten oluyor hep.

bu arada sayfayı da bitirdik bitiricez ha şaka maka. yediye geçmeden ben kaçayım.
iyi geceler
.

26 Ağustos 2013 Pazartesi

evi yakayım komşuya bir şey olmasın.

bi dakika ayılmadan önce hemmen yazmaya başlamam lazım.

akşamdan kalma insan kafasını çok seviyorum, şey oluyorsun, dalgalanmış da durulmuş ve o dalgalanmakla dalga geçmeye başlamış insan. en sevdiğim.

bahsetmiştim daha önce, ben hayatın sırrını metrobüse yürürken çözen insanım. sabah o yolda yürürken aklım acayip çalışıyor, resmen güzel bir insan oluyorum. bu arada kelime tekrarından özenle kaçınan biri olarak çok fazla "insan" dedim ama toparlayamayacağım kusura bakmazsanız... hem her biri ayrı ayrı yerli yerinde bence. neyse işte yani diyorum ki, o yolda taksiye binmiyorsam bir sebebi var. olay yedi lira değil. düşünmek hoşuma gidiyor.

(bu arada şu an telefonun fişini çektim saçma sapan çalıyor diye, açılmazsa müdür benim bana küfredin.)

bu sabah da arkadaşlarımı düşündüm. ama anlatacaklarımın anlamlı bir bütün oluşturması için, konuya aylar öncesinden girmem gerekiyor.

geçen kış ben bi hayata küstüm tamam mı, ara sıra yapıyorum öyle. bir de üstüne hasta oldum, uzun zamandır öyle ciddi hasta olmuyordum. kendime bakamıyorum, mutsuzluktan ve umursanmazlıktan ölücem. neyse annemle konuşurken hala pişman olduğum bir laf ettim. "kendine dikkat et" filan diyor bana güzel güzel, ben kalkıp "anne telefonda nasihat edeceğine gel iki kaşık çorba yap" dedim tamam mı. of nasıl iğrenç bir insansam demek ki. beni kötü bilmeyin aslında iyi insanımdır, eşimi dostumu kıracağıma kendimi keserim. ama işte demiş bulunduk. annem de gayet sakin bir şekilde, "yavrum istiyorsan hemen şu an kalkıp geleyim ama ben her zaman yanında olamam ki, bugün gelip yarın gideceğim neticede" dedi. o an mavi ekranın kendisi oldum. annem ağır haklı.

neyse annem gerçekten de ertesi gün geldi, baktı bana, o gelince iyileştim. anneme aşığım. ama şu an konu bu değil.

bunu dediğim süreçte, gerçekten çok kötüydüm. kendimi ağır yalnız ve "yüklü" hissediyordum. yalnız yaşamak çok sıkıntılı bir şey, karışanın görüşenin olmadığı gibi çorba yapanın da olmuyor. annemin öyle demesiyle bu artık bana iyice ağır gelmeye başladı, evet aile dahi "bir yere kadar" vardı, peki ben bu hayatta böyle mal mal ne yapacaktım?

derken, ben zaten o ruh halini aylardır yaşıyorken, o vakitler hayatımda olan adam da kalktı gitti. bu arada, "e adam varmış işte?" denmesin, vardı ama çorba yoktu. her neyse, o da öyle olunca ben çok üzüldüm. zaten uzun süredir bayağı yalnızlaşmışım, iki öksürdüm diye annemi te adana'lardan getirtecek kadar kendimi "muhtaç" hisseder hale gelmişim, insanların yanında durunca onlara fazla geliyormuşum hissi gelmiş üzerime oturmuş... ve kalktı gitti adam. aslında üzüldüğüm tam olarak o değildi, adam dediğin gider çünkü. ya gider ya da seni gittirir, bu işler böyle. bişey olmuyor korkmayın.

ben artık hepten koptum. artık iyice, "ben insanların kırmaktan imtina etmeyi düşünmeye gerek duydukları biri değilim" kafasına bağladım ve evet tam olarak bu cümleyle yaptım bunu. oturuyoruz mesela bizim orada birkaç kişi, ben nasıl utanıyorum o insanları kendime maruz bırakmaktan. öte yandan saçma olduğunun da farkındayım aslında, bunu yenmek için oturmaya devam ediyorum ama utancımdan ölerek. iki cümle kursam yerin dibine giriyorum resmen. bu "fazlalık olmayayım" hissi bende hep vardı yeni değil, sevmem salça olmayı. fakat işte bu yaz başında yardırdım iyice, insanlardan hayatlarında olduğum için özür dileyecek hale geldim.

o arada en ağır yakınlarımdan olan sezer'le de görüşemedik, onu da göremeyince ben artık kendimi bulamaz oldum.

sonra ne oldu bilmiyorum. bir şey olduysa da, gerçekten hatırlamıyorum. antidepresan kullanmadım, terapi filan da görmedim, aşık da olmadım, para da bulmadım, yani aslında  hiçbir şey olmadı. birden, bir sebepten, bir şekilde, iyi oldum. nasıl olduğunu bilmiyorum, muhtemelen tanrı da beni böyle görmekten sıkıldı. sağolsun, kendisini hep sevmişimdir. bana ufak sürprizler yapıyor, ilişkimizi bu şekilde ayakta tutuyoruz.

sonra başımı kaldırıp etrafıma baktım. oha benim özlem diye arkadaşım var lan. hayatımda anda var benim. bunların evlerinde filan uyanıyorum. ya da masada biri mal bi laf ediyor, tek bir an bakışıyoruz ve konuşmaya gerek kalmıyor. murat var, kendisi hatırlamıyor olabilir ama beni hayata bağladı adam resmen. o bahsettiğim dönemin en ağır zamanında, rakı içiyorduk bir gün, bana bişey dedi ve belki de beni kendime döndüren şey o tek cümleydi. olabilir bence. sezer konusuna zaten hiç girmiyorum, bir gün "öl ulan" diyecek ve gidip öleceğim diye korkuyorum.

metrobüs yolundan buralara nasıl geldik derseniz onu da anlatayım. dün akşam zeplin'de takılırken fatih "en son ne için çok mutlu oldunuz?" diye sordu. ben en son, özlem sayesinde çok mutlu olmuştum. cumartesi sabahı barobahçe'de kahvaltıdan geliyordum, beni bırakan arkadaş bunun sokağının orada bıraktı, baktım ki eve yürüyemeyeceğim. özlem'i arayıp "çay koy geliyorum" dedim, gittim çay içtim sohbet ettim uyudum filan. eve öyle gittim. sonra akşam yine buluştuk, bu sefer oğuzhan da vardı. keyifsizdim biraz, oturduk rakı içip sohbet ettik, nilüfer söyledik - şarkı olan tabii ki, sonra gittim özlem'de kaldım. sabah oğuzhan on numara kahvaltı hazırladı bize, az daha pinekleyip eve geçtim. işte son tarihli olup tüm zamanlara yayılmış olan mutluluğum buydu. çünkü hayat böyle yaşanması gereken bir şey.

beraber geçen zamanda keyifsizken, özlem bana neyin var diye sormadı. sormaz ki zaten, bugüne kadar hiç sormamış bile olabilir. çünkü gerek yok. bildiğinden eminim, bilmiyorsa da demek ki aslında keyifsiz değilim. özlem'in bilmediği derdi skeyim. bu sabah ağzım bozuk kusura bakmayın.

akşam da bir baktım anda'ya gelmişim. çünkü neden gitmeyeyim? bir pazar günü anda'yla moda'da bahariye'de takılmaktan daha güzel ne olabilir? ha takılmayı zeplin'e bağlamış olmak tamamen fatih'le alakalı bir olay, adam içmeyi bıraksa sektör yas ilan edecek, mekanlar kapanacak, cin piyasası alt üst olacak. piyasadaki alkol miktarı bariz bir şekilde artınca talep yetmez olacak, bunun için fiyatları düşürecekler muhtemelen, o yüzden fatihçim cin içmeyi bırakırsan cnm pls ltf tşk. (bu arada şimdi fark ettim, alkol piyasasının diğer temel direği olan adam da murat zaten. ahah nasıl arkadaşlarım var benim ayol.)

ekonomik öngörülerim bir kenarda dursun, öte yandan dünden beri aklım sezer'de benim. çünkü sezer'in mutsuz olduğu dünyada içilen cini dökeyim. ona da söyledim, bak sezer benim için önemli olan sensin, senin kafanı bozan kişi umrumda olmaz, bana kalkıp da ama öyle ama böyle diye gelme dedim. bir insan seni mutsuz ediyorsa ben buna bakarım.

anda'ya da dedim. tamam herkese üzülüyor olabilirim ama ben en çok seni bilirim, keşke bu üzüntünün parçası olmasaydın dedim.

özlem'e bir şey demiyorum o biliyor.

dün mesela bu da konuşuldu zeplin'de, arkadaşını "hayatından çıkarım ha!" diye tehdit etmek. şamilcim kusura bakma ama bunlar olacak işler değil bebeyim. hatırlatayım, bir kişinin hayatından çıkınca o kişi de senin hayatından çıkmış oluyor, güzel şeyler değil bunlar. hem ne yapalım, şimdi diyelim arkadaşın seni dinlemedi gitti yanlış bir şey yaptı, sonra da bir güzel bunalıma girdi. ne yapacaksın karşısına geçip "oooh bunal öyle orada mal gibi" diyerek cin mi içeceksin? yok öyle bir dünya.

çok güzel insanlar var lan benim hayatımda. çok seviyorum hepinizi.

ayşe var mesela, çok akıllı hatun, üstelik murat gibi adamla bayağı bayağı sevgililer. valla helal olsun. dünyayı ele geçirse geçirir. serdar var, özlem'le konuşurken sevmediğimiz insanlardan için "serdar'a dövdürek mi la?" diyebiliyoruz. erdem var, o biraz garip bir insan, benim her şeyi hukuka bağladığım gibi bu da gene bağlıyor. antin kuntin işler konuşmak için birebir. ulaş var, o da ayrı on numara bak çok seviyorum. proleterya değil politbüro için komünist olmuş insan neticede. melih var geçen kafamı öptüydü. erkan sağolsun çok acayip kafa açıyor adam, kendimi bir şeyler düşünüyor gibi hissediyorum. ilter var nasıl bahsetmedim, adam hayatımın en akil insanı. yarı tanrı olduğunu iddia ediyor ama bence bi dörtte üçü var rahat. allahtan ankara'da da iyice dadanamıyorum, yoksa adam kovardı artık "bi sus bi huzur ver" diye.

son olarak konuyu kadıköy'e bağlamak istiyorum müsaadenizle, bu insanların pek çoğunun bizim buralarda olması ve olmayanlarla da zaten kadıköy'de takılıyor olmamız sizce de çok şahane değil mi? tamam hayatım iyice dağılmış olabilir, eve giderken masada rakıyı görüp gidemiyor ya da migros'ta kasadayken başımı kaldırıp birtakım cinliler görüyor olabilirim. fakat iyi böyle. canım kadıköy. ilter'le erdem'i de buraya taşırsak tam olacak.

yani özetle canlarım ya çok tatlı çıkmışsınız ^^

26 Temmuz 2013 Cuma

hala doğuruyorlar, ne kadar ayıp!

arkadaşlar lütfen annelik hakkında biraz daha detaylı düşünün.

öncelikle, evlenmeyişim tamamen yüksek ahlakımdan kaynaklanıyor. lütfen evde kaldığımı düşünmeyiniz.

ikinci olarak, annelik içgüdüsü ALLAH'ın bize yaptığı bir sınavdan ibarettir. bu içgüdü bize tamamen ALLAH yolunda çoğalalım diye verilmiştir ve güçlü kılınması da zaten bu sınavın bir parçasıdır. ALLAH görevimizi ifa etmemiz için kolay ve müptezel bir yola mı başvuracağımızı, yoksa ALLAH aşkımızın bizi eşeysiz çoğalacak hale getirecek kadar şiddetli mi olacağını görmek istemiştir.

başka bir ifadeyle hanım kardeşlerim, annelik içgüdüsü için bir erkeğe ihtiyaç duymak, ALLAH aşkından aklını kaybedip meczup olmakla eşdeğerdir. üstelik, kendi kendimize anne olamayarak erkeklere verdiğimiz eza ve yaşattığımız angarya, amel defterimize an be an işlenmeye devam etmektedir.

ben bir hanım olarak, ALLAH aşkımın eşeysiz çoğalacak seviyeye ulaşamaması sebebiyle bütün kainattan özür dilemeyi bir borç bilirim. bu tamamen benim eksikliğim, iradesizliğim ve kul olmayı beceremeyişimdendir. her ne kadar ALLAH yolunda çoğalmak benim için kutsal bir görevse de, bunu erkeklere acı ve elem vererek gerçekleştirmeyi zul sayarım.

şunu da belirtmek isterim ki, çoğalmak için erkeğe ihtiyaç duyulmaması fikrini kurcalarsanız, başta ALLAH'ın cinsiyetleri ne kadar eşit yarattığı sanrısına kapılmanız olağandır. erkeğe ihtiyaç duyulmaması fikri, ilk bakışta feminist veya anti-cinsiyetçi sapkınlıkları da akla getirebilir.

hanım kardeşlerim, bunun da çetin sınavımızın sadece küçük bir parçası olduğunu açıklamama lütfen izin verin. zira erkek tektir, kadın onun kulu ve elçisidir. nitekim, eşeysiz çoğalmayı öğrenme görevi yalnız kadınlara verilmiş olup, bunun sebebi erkeklerin müstesna kişilikler olmasında gizlidir. siz hiç -afedersiniz- hamile kalan bir erkek gördünüz mü? tabii ki göremezsiniz çünkü erkekler kendi kendilerine ve üstelik bir defada milyonlarca kere üreyebilmektedirler. fakat ne acıdır ki, kadınlardan çok daha üstün olan erkek doğası, henüz bu çocukları atıldığı yerden alıp yetiştirecek idrakten henüz yoksundur. fakat ALLAH yolundan ayrılmaksızın devam edildiği müddetçe, ilim elbette bu sorunun da üstesinden gelecektir.

direnin hanım kardeşlerim! iftar yakın, ocağın altını yakın!

17 Temmuz 2013 Çarşamba

çapulcusun dediler kız vermediler :/

aslında bugün hiç entel havamda değilim. "drama queen" hırkamı giyip gezi sürecindeki kişisel kayıplarımı anlatacaktım. "en çok düşünme yolum" olan ev-metrobüs yürüyüşünde aklımda hep bu vardı.

işe gelip "bakalım ben yokken neler olmuş..." diye olan bitene bakarken, ali ismail korkmaz'ın verdiği son ifadenin yayınlandığını gördüm. dövüldükten sonra polise verdiği ifade radikal'de çıkmış, şöyle buyrun: http://www.radikal.com.tr/turkiye/bana_sopalarla_saldirdilar-1142091

feysbuk'ta paylaştım bunu, sonra da dedim ki, lütfen polis çok yorgun tribine girmeyin. yorgunluk, sarhoşluk, sinirlilik filan gibi şeyler, insana kontrolünü kaybettirir ve kontrolünü kaybeden insanın engel olamadığı şey, içinde bastırdığının dışarı çıkmasıdır. yani o polisin içinde o vahşet var ki, yorgunluktan bu şekilde etkileniyor. fakat çakma insan sevicilerin hepsinde aynı laf: polis de insan, çok yoruldu, ondan böyle. arkadaş ben sana polis yorulmadı demiyorum ki, elbette yoruldu ve elbette o da insan, fakat bu şiddet adamın içinde olmasa, yorgunluğu buna sebep olur muydu? bir de tabii, diğer en bayıldığım şey, esnafın "ekmek parası" meselesi. gören de elinde sopayla gezen esnafı "sinirlenmek zorunda kalmış olan gariban şirin baba" sanacak. o ekmek kana katık ediliyor, ne yapayım buna da mı saygı duyayım? bu arada, şiddete meyletmeyen esnafa da atarlandığım sanılmasın, onlara her zaman saygı. ben sopalılardan bahsediyorum. (ekmek parası ne ayrıca ya, bırakalım şu arabeskliği.)

derken, anda altında bir yazı paylaştı. uzun ve güzel bir yazı fakat benim aklımdaki kodlanışı şudur: artık "toplumsal davranışa" inanmaya başlıyoruz. (http://www.bianet.org/bianet/toplum/148522-gezi-den-ogrendigim-bir-sey)

işte orada, bende bir şimşek çaktı.

biz şimdiye kadar, bütün ilişkilerimizi olanca bireyciliğimizle oluşturduk. hemen itiraz etmeyin, açıklayabilirim.

gezi'ye kadar, hiç bu derece kollektif ve süregelen bir hareket görülmemişti. doğru muyum?

özellikle biz beyaz türkler, toplumsal duyarlılık sahibi olsak bile, sokağa hiç çıkmamış ve böyle bir dayanışma içine hiç girmemiştik. işte benim "bireycilik" dediğim budur. örneğin, kadıköy'deki muhtelif mitinglere "ya arkadaş siz toplanıyorsunuz diye semtten çıkamıyoruz ya of" diye hayıflanan modalılar, sokaktan eve girmez oldu.

yani gezi süreci, bir sürü insanda toplumsal bir aidiyet yarattı. tarifsiz bir kazanım.

fakat bizim bundan önceki hiçbir sosyal ilişkimizde, böyle bir aidiyet gözetilmemişti. yani biz kiminle ne yaşadıysak, toplumsallığı bilmeyen insanlar olarak yaşadık. işte anlatmak istediğim şey bu.

derken, birden olaylar olaylar. işte bundan sonraki süreci gezi'nin benim hayatımdaki kelebek etkisiyle açıklarsam, sanırım daha kolay anlaşılacak.

kronolojik olarak ilk kayıp, erkek arkadaşım oldu. benim taksim'e ve parka gitme isteğim araya bir mesafe koydu ve kendisi bu mesafenin kapanmasını istemedi. elbette başka sebepleri de vardır, fakat bahanelerden biri budur. yalnız şimdi çocuğu da tayyipçi sanmayın, yok öyle bir şey. asla böyle bir şey söylemem hakkında; ama "yerinden kalkmaktan pek hoşlanmaz" diyebilirim.

beni merak ettiği için gitmemi de istemediğini söyledi, ben gitmekte ısrar ettim. artık bunu nasıl değerlendirdi, istememesine rağmen gidişimi kendisine yönelik mi algıladı, "dediğimi yapmayan ve merakımı ciddiye almayan biriyle yapamam" mı dedi, bunları bilmiyorum. fakat "sorumluluk almak istemiyorum" diyerek gittiği tarihsel bir gerçeklik.

işte bakın bu tipik bir "bireysel algıyla oluşmuş sosyal ilişkinin toplumu görünce şirazesinin kayması" örneği. beni o güne kadar merak etmesi hiç gerekmemişti, çünkü hep gözünün önündeydim. ne zaman ki benim de bir topluluğun parçası olma anım geldi ve onun gözünün önünden çıkmam gerekti, o zaman sıkıntı başladı. birey kalsaydık iyiydi, ama olmadı. ben dışarıdaki topluluğu seçtim, ama evin içinde iyice yalnız kaldım.

ikinci kayıp, varlığına her zaman en güvendiğim arkadaşım oldu. gerçi bunun direkt gezi'yle alakası yok, ama o da neticede bireysel yaşantıyı toplumsallığa uyumlaştıramamakla ilişkilendirilebilir. kayıp süreci her zaman herkesin yaşadığı bir arkadaşlık sorunuyla başladı, sevgili bulunca arayıp sormamak durumu. derken bu arayıp sormamak artık "çemkirmeye" vardı, ben de çekildim, ne yapayım. allah mesut bahtiyar etsin.

bu örnekte, ikimiz birden kendi toplumsal aidiyetlerimize daldık. artı tabii onun bir de -artık telekinezi filan uyguladığını düşündüğüm- sevgilisi vardı. farklı gruplara girince, yani bireyciliği bırakınca, bireysel zamanda kalan arkadaşlık bağı da zayıflar oldu. henüz kopmadı, yani ben kendi adıma kopmadım, ama sonumuz hayrolsun. gelinen noktada, evet yine sokakta kalabalık içindeyim, ama "evde" hala kimse yok. beraber içip gülüp ağlayarak arkadaşlık ettiğin insan, o konsept değişince artık hayatında olmuyor.

başka bir kayıp, sağduyusuna tarifsiz güvendiğim başka birinden geldi. kendisi büyüğümdür, 12 yıldan beri her söylediğini dinlerim. her zaman katılmam ama mutlaka dikkate alırım. yaşım itibariyle bakıldığında, bana söylenen şeylerin en önemli olduğu günlerde dinlemişim kendisini. artık oradan pay biçin.

dün, direnişçiler için "aldığınız beddualarla zor ama..." diye bir ifade kullandığını gördüm. gerisini hatırlamıyorum, umrumda da değil açıkçası. sonrasında birkaç açıklama yazısı paylaştı, ama gerçekten ilgilenmedim. canım istemedi. çünkü beklediğim, uzun açıklamalar değildi.

bedduanın neden yanlış bir şey olduğunu kendisinden dinlediğim insan, üstelik gezi çocuklarını bedduayla tehdit etti - o ifadenin benim aklımdaki kodlanışı budur. yani "evde" yine yalnız kaldım.

(cevap verirken keşke şunu da deseydim, milyonların bedduasıyla devlet yönetiliyor, iş mi bulunmayacak?)

işte yine, ortalık güllük gülistanlıkken, kendimizden başkasını düşünmemiz gerekmiyorken söylediklerimizin, toplumsal bir olayda "söylenemeyişi" örneği. gündelik hayatımızda beddua etmemenin erdeminden söz etmek son derece kolay, hadi bakalım buyrun, türkiye için tutarlı olma vakti.

benim bu örneklerdeki kaybım kişiler değil, keşke öyle olsaydı. güven kaybı bunlar. insan kendini kandırılmış hissediyor, özellikle iki ve en çok üçüncü örneklerde.

bence bütün bunlar, kalabalıklar içinde yaşamayı unutmuş ve her şeyi oturduğumuz yerden değerlendirmeye alışmış olmaktan kaynaklanıyor. öğrendiğimizin dışında bir şey olunca, ezberimiz bozulduğu için ne yapacağımızı bilemez bir hale geliyoruz. bu çok normal, elbette insan bilmediği bir şey görünce ya da yaşayınca şaşıracaktır. fakat bu süreçleri tutarlılıkla atlatmak önemli. "ben bu konuya geçen hafta da aynı şekilde yaklaşır mıydım, yaklaşmaz idiysem beni değiştiren nedir" sorgusuna girmek lazım.

sonuç olarak, artık sokakta kendimi -etrafta polis yoksa tabii- çok daha güvende hissediyorum. taksim'i daha çok sahiplenip, kadıköy'ü daha da çok sevip, armutlu'yla gurur duyuyorum.

fakat evde sıkılmayaydım iyiydi.

11 Temmuz 2013 Perşembe

"işte ben böyle bir hal içindeyim"

özellikle burada her yazdığım kişisel, fakat bu artık kişiselin suyu olacak. baştan anlaşalım. bir terapiste anlatır gibi anlattım.

ne zaman bir şeylere öfkelensem, bunun bana verdiği enerjiyi fark edip dehşete düşüyorum. sinir, insanı feci tezcanlı kılıyor. bunun sebebi "pozitif bilimsel" bir şey mi yoksa sakin insanın iplenmediği yönündeki sosyal gerçeklik mi bilmiyorum, oturup onu da düşünürsem artık... ki düşüneceğimi ben de biliyorum aslında ya neyse. 

işte o tezcanlılık beni korkutuyor. çünkü sinirlenince, bir an için aslında bir şeyler yapabileceğini düşünüyorsun. bu kadar dehşet verici bir şey olabilir mi? insan kendi sinirinden beslenebilir mi ya, tehlikenin farkında mısınız? hepimiz kendi içimizde birer küçük provokatör müyüz yoksa? yoksa insan denen bok, sosyalleşme denen zamazingoyu sırf sinirini çıkara dönüştürecek bir mecra olması için mi yarattı? biz baştan sosyal bir hayvan filan değildik de, öbürümüzden bir çıkarımız olabildiğini fark edince mi evrildik? sonra o çıkarı bulamayınca da sinire kestik. sonra baktık ki, sinirlenince oluyormuş. uuu beybi, koşun lan koşun, insan doğasını çözdüm. 

sinirle ilgili duygularım bunlar. "öfke, kendisine sebep olan şeyden daha tehlikelidir" ve ben buna tamamen katılıyorum. (alıntının kaynağını hatırlamıyorum, hatırlayan qızlar eqlesin.) öfkeli olunca zarar verirsin. söylediğin şeylerden ertesi gün pişman olursun - hatta değil ertesi gün, otuz saniye sonra filan da olabilirsin. kalp kırarsın. bu budur. o zaman ya öfkeyi yok etmek, ya da tamamen öfkeye boğulmak gerekir. seçim sizin, ben ikisini de yapamadığım saçma sapan bir hayat yaşıyorum. 

bela okunmasına prensip olarak karşıyım ve bu karşı oluş da ayrı bir mesele. lan adamlar patır patır öldürüyor sen kalkmış hala "bili ikimiyilim ihihi" diyorsun. işte bak mesela, bu tam bir "öfkeye boğulma" imkanı. bu adamlardan nefret etsen kimse de sana "noluyor" diyemez. fakat olmuyor. çünkü sosyalleşmenin kendi kendini yiyen akıl yürütme şekli hepimizi muhteşem birer sevgi kelebeğine dönüştürdü. "nefret etmemeliyim çünkü nefret zararlıdır ve yıkıcıdır. bunun yapıcı bir çözümü olmalı" dersin ama o çözüm asla gelmez. nefret etmeyi seçince de bu sefer kendi vicdanın tarafından öldürülürsün. yani her durumda olan sana bana oluyor. bence bunun üzerinden giden bir distopya da olmalı, illa ford illa taylor değil. gerçi "mevki uygarlığı" üretim biçimlerinden tamamen bağımsız ve çok farklı bir kitaptı, ama o da böyle değil. (bu arada mevki uygarlığı'nı okuyun ve hem bana hem de kitabı bana tavsiye eden volkan abi'ye teşekkür edin.)

ya o değil de, ben başka bir şey için gelmiştim asıl, yine sinire daldım.

insan duygularının burçla açıklanmasına ayrı hastayım. "aynı anda hem deli sinirli hem de sinir sebebinden bağımsız olarak ağır kederli olmak" dediğim zaman "ikizler burcu kadını olduğundandır" diyecek bir milyon kişi bulabilirim. belki de gerçekten ondandır, ben bir balık olarak denizin farkında değilimdir. bilmiyorum. ama daha dün erdem'e de söylemiştim, çok fazla uyaran var, nasıl "sadece tek bir şey" olabilir insan? 

ruh halimi size şöyle anlatayım:

1. öfke kısmı malum. ali ismail'in yüzünü gördükçe sinirim daha da artıyor. kendimi alamıyorum. ne kadar da güleryüzlü, sıcak bakışlı bir çocukmuş... abdocan da öyleydi. mehmet'in daha sakalları bile çıkmamış olabilir, çocukcağızın her fotoğrafı pırıl pırıl. gerçi ne olacak, sakallı olsa "haa tamam o zaman" mı diyeceğiz? saçmalığa bak. ethem ise, benden küçükmüş ama tanısam abi derdim gibi geliyor. öyle bir havası var güzel kardeşimin. insan insanı sever abi, birine öfkeleneceksen bunun bir sebebi olmalıdır. 

(bir dakika burada araya girmem gerekiyor. son cümlemde sosyal bir önkabul ve kurcalanması gereken bir felsefe var. default ayarlarımız konusunda biraz daha düşünmem lazım.) (lan "sevgi rules" diyen bir insanı ne hale getirdiğiniz pezevenkler.)

2. tüm bu öfke ve endişe, insana ister istemez varlığını sorgulatıyor. dünkü feysbuk staatüs'ümü paylaşmak istiyorum izninizle:

"insanlar ölüyor ya. hep öldüler, birileri onları hep öldürdü. insan öldürmek, biz bu dünyada var olduğumuz ilk andan beri, bir tarafa verdiği acı kadar diğer tarafa gurur verdi. insanlığın varlığı, ta en başından beri, diğerini yok etmek üzerine kuruldu.

yüz bin yıldır dünyadayız ve bu hep böyle. insanlar annelerinin ve eşlerinin koynundan alındılar. ve bununla hala gurur duyulabiliyor. insan milleti, yıl olmuş 2013, hala kazandığı savaşlarla övünüyor ve fakat savaşın kendisinin utanılacak bir şey olduğunun farkında değil. "benim sçtığım bok daha büyük" demekten hiçbir farkı yok ki bunun. 

insan olmak iğrenç bir şey ya, gerçekten. dün gece murat'la onu diyorduk, aha maydonoz da var oluyor, biz neden insan olduk ki? hayır neden yani, olduk da ne oldu? bir hamamböceği olarak dünyaya çok daha faydalı olabilirdim, en azından bu kadar zararlı olmazdım.

yaratılışçı iseniz eğer, dünyada 4 kişi varken biri diğerini öldürdü lan. kardeşti bunlar. insanlık bir cinayetle başladı. dünya nüfusunun dörtte biri katil oldu ve belki de şu an hala öyle. 

evrim hata yapmaz. tekrar yaratılışçılığa dönersek, tanrı da hata yapmaz. bence neslimizin tükenmesi için oluyor bunlar. tükensin de zaten. zaten geldiğimiz gibi içine sçtık dünyanın, şu ömrümüz bitse de gitsek."

bu konuda söyleyeceklerim bu kadar.

3. yukarıdaki sorgulama halinin yanı sıra, gündemden tamamen bağımsız duygular da olabiliyor. çünkü o kadar saçma bir dünyadayız ki, bir yandan sosyal medya sağolsun sokakların içindeymiş gibi yaşayabiliyorken, öbür yandan yıllardır süregelen rutinlerimize devam ediyoruz. 

o rutinler, bize sokaklardan bağımsız olarak o kadar çok sinir ve mutsuzluk sebebi sunuyor ki. bunları anlatmanın alemi yok, günlük dertlerimizi biliyoruz zaten. e şimdi, bir yandan insanlar ölüyor ama sen zaten onlar ölmeden önce de veya ölmeseydi de hayatına tahammül edemiyordun?

abi çok çok boktan bir hal ama anlatamıyorum. benim üzüntü kaynaklarımdan biri, çok net, açık, sokaklardan bağımsız, bildiğin, hepimizin yaşadığı bir şey. biliyorsunuz, andırmayın. üstelik durduk yerde gelen cinsten. çok somut mutsuzluklarım var. geçimsiz, huysuz ve sosyalleşme sorunları olan biri olduğumu düşünüyorum. her şey çok net yani, bunun çocuklarla bir alakası yok. çalışma şeklimden hoşlanmıyorum. kendime bir hayat kurabildiğimi hala hissedemiyorum ve gelecek kaygım var. bunlar hep vardı, ali ismail yaşıyor olsaydı da olacaktı. 

ama olmuyor işte. bir yandan birine, öbür yandan öbürüne kafayı takamıyorsun. bunu muhtemelen yüz bininci söyleyişim, ama tek bir kişi olmak yani tek bir beyin ve bedenle yaşamak gerçekten çok zor. dünyaya yetmiyor.

ben basbayağı varoluş sıkıntısı çekme kafasındayım. ama ben varlığımın sıkıntısını çekeyim derken insanlar yok oluyor. hicap duyuyorum.

ama mutsuzum. "yok" olamadığım, var halimin ise pek bir anlamının olmadığını düşündüğüm için, çok mutsuzum.

4. öfke nasıl ki insanı hareket ettiriyorsa, mutsuzluk da hareketsiz kılıyor. mutsuzluğun verdiği hali pir sultan çok çok güzel özetlemiş, hep aynı şekilde izah ederim:

"ister yağmur yağsın, isterse dolu / n'idem ben ummana daldıktan sonra."

ya arkadaş ben mutsuzluğun dibindeyim, sen daha bana ne anlatıyorsun? kendim için bir şey yapabileceğimi düşünsem zaten yaparım, ama ummanın içindeyken yağmurdan bana ne abi?

bu o kadar "sıyrılmış" bir ruh hali ki. gerçekten hiçbir şey ilgini çekmiyor. yani aslında şu an bir sürü şey yapıyor gibiyim ama hepsi "kerhen." belki birinde tutturur da giderim diye ve hepsinde iğreti durarak.

bir yandan, aldığın her haberle yükselen bir sinirin var ve bu seni bir şeyler yapmaya zorluyor. ama öte yandan, seni hiçbir şey yapmamaya sevk eden ve konuyla alakasız bir kederin de var ve kımıldamanı imkansız kılıyor. yalnız burada, yukarıdaki ikinci maddeyi de düşünmenizi rica edeceğim. sinirin kaynağı tek, fakat kederin kaynağı tek değil. hem insan hem de göksun olarak, mutsuzluk için milyonlarca sebep bulabilirim.

[yukarıdaki parantezi burada da tekrarlamalıyım sanırım: (bir dakika burada araya girmem gerekiyor. son cümlemde sosyal bir önkabul ve kurcalanması gereken bir felsefe var. default ayarlarımız konusunda biraz daha düşünmem lazım.)]

ha peki bu kadar saçma sapan bir duygu sürecindeyken insan ilişkilerim nasıl gidiyor?

hiiç. yani sürekli bir yerlerde birileriyleyim ama gittiğim her yerde "kendi kendime" takılıyorum. yani insanlarla sorunumuz yok ama o kadar. buna da şükür, sinirini başkasından çıkaran biri olduğum zamanlar da oldu. 

of sıkıldım ben gidiyorum.

9 Temmuz 2013 Salı

Fuentes'ten hukuk ve din alıntıları

eskiden kitapları ders çalışır gibi okurdum, elimde kalemle. kaybetmek istemediğim ifadelerin altını çizerdim. babamdan geçen bir alışkanlık ama babam roman okumaz ki, belgesel kitaplar okur.

ondan sonra bir süre, o kısımların olduğu sayfaları not almaya başladım. en son, birkaç senedir, sayfaların kenarlarını büküyorum. güya kitapları bitirdikten sonra o sayfalara dönüp o ifadeleri not alacağım... bunu yapmam gereken kitaplar artık tek başına bir kitaplığı dolduruyor. umarım ileride bir gün "acaba bu sayfayı hangi cümle için kıvırmış" diye merak eden olur, tercihen altsoyum.

şimdi elimde, carlos fuentes'in sefer'i var. latinleri merak ettiğim için almıştım, incecik bir kitap. bana beklediğimi vermedi açıkçası, ama aralarda çok sağlam cümleler çıkıyor.

aradığımı bulamayışım, muhtemelen yanlış şeyi aramış olmamdan kaynaklanıyor. kitap çok fazla "yol hikayesi" fakat ben kendimi tartışmanın daha ağırına hazırlamıştım. baltasar bustos'un yolculuğundan çok, kitabın başında göreceksiniz zaten, o bebekler üzerinden gidileceğini düşünmüştüm.

bebek olayı da şu; romanın başında baltasar bustos, zenci bir kölenin bebeği ile (unvanını hatırlamadım şimdi) oraların ağasının bebeğini değiştiriyor. sonra da "allah'ım ben ne yaptım, bu hayatlar nasıl olacak... zenciyi kurtardım ama ya beyaz? kaldı ki zenci kurtuldu mu gerçekten? beyazın karısına da çok deli aşık oldum üstelik, of kurtar ya rabb'im..." diyor. işte benim amacım bunun hikayesini okumaktı ama baltasar'ın kendi hikayesine çok fazla daldık.

kıvırdığım sayfalar fazla değilken, bu sefer gerçekten not alayım istiyorum. henüz kitap bitmedi (yarım vapurluk işi kaldı) devam ederken yeni şeyler görürsem buraya eklerim:

*
"adaletin amacı evrensel mutluluk değildir. ödüllendirilen kişi mutlu olsun diye cezalandırılan kişi acı çeker. kural budur. ama bir ceza kuralıydı bu, tam anlamıyla özgür cenevreli rousseau'ya değil, ünlü italyan beccaria'ya uygun bir kural."

"- neden yapıyorsunuz bunları?
- çünkü sen benim deliliğimin bir parçası oldun, hiç farkına varmadan. her zaman hoş bir şeydir bu."

"- kendimi özgür hissedemiyorum, ne yalnızken ne insanlar arasında. topluma gerek duyuyorum yoksa onu özlemezdim. ama toplum içindeyken midem bulanıyor. bu gece tanık olduğumuz türden sahneleri iğrenç buluyorum.
- toplumu değiştirmek istediğin için. ama böylesi istekler çok pahalıya patlar. değiştirmek istediğin toplum sana gerek kalmayacak kadar kusursuzlaştığı zaman kendini özgür hissedersin ancak."

"tanrıya inanmak insanın hiç kaybetmeyeceği bir bahistir. tanrı varsa ben kazanırım. yoksa, zaten önemi yok."

"sen beyazsın, ben çok karayım. senin özgürlüğünün içinde benim eşitliğimin yeri yoksa, senin özgürlüğünden bana ne?"

"savaşmıyorlardı, yasa yazıyorlardı. kaleme aldıkları e yüreklerinde duyumsadıkları şey için tam anlamıyla ölecek insanlardı. onlar haklıydılar, diye yazıyordu baltasar, dorrego ile ben varela'ya. yasa gerçekliğin kendisi değil miydi? böylece yazılı olanın çemberi yazarlarının üzerine kapanıyor, onları kendi uydurma güçlerinin soylu yapıntısı içinde kıskıvrak yakalıyordu. yazılı olan gerçektir, biz de onun yazarlarıyız. ispanyol amerikasında doğmuş bir avukat için bundan daha büyük onur, daha somut bir kesinlik olabilir miydi?

sonra, arjantin'den meksika'ya kadar, sorarım sana varela, tek bir kişi var mıdır ki yüreğinde bir avukat, dışarı fırlayıp bir konuşma yapmak isteyen bir avukat barındırmasın?"

"düşünsene, biri olmadan öteki ne olurdu - ne ulus, ne tanrı. bu benim büyük acım olacaktı, bunu biliyorlardı, işte bu yüzden bana kafir dediler. beni afaroz ettiler, benden tövbe etmemi, koyun ağılına geri dönmemi istediler. ama isa bana 'anselmo, oğlum' dedi, 'rahat bir hristiyan olma; kiliseye ve krala hayatı cehennem et, çünkü onlar kuzu gibi hristiyanlara bayılıyorlar. oysa ben senin gibi ele avuca sığmaz hristiyanları severim. sorunsuz bir katolik olmakla bir şey kazanmazsın, inancın saçma olduğunu, bu yüzden de akıl değil salt inanç olduğunu bile anlamayan inançlı bir adam, bir dindar olursun.' ...

... lütfen, baltasar, her zaman bir sorun ol. rousseau'n, montesquieu'n, bütün öteki filozofların için bir sorun ol. senin ruh evinin kapısından gümrük ödemeden geçmelerine izin verme. kendi zihin karışıklığını, karmaşıklığını, ayrılıklarını, bütün doğruların biçimini bozan hayal gücünü eklemeden inancını hiçbir yöneticiye, dünyasal devlete, felsefeye, askeri ya da ekonomik güce teslim etme."  (bu arada, hayırlı ramazanlar.)
*

bir dahaki kitapta umarım tekrar görüşürüz,
göksun.

8 Temmuz 2013 Pazartesi

alternatif yol hikayesi: candan erçetin'le varoluşçuluğa giriş.

bugün artık his karışıklığının dibini gördüm sanırım, yani lütfen görmüş olayım ve bundan beteri olmasın.

sabah aklımda milyon düşünceyle geldim, gündemim çok yoğundu. sonra bir feysbuk muhabbetinin laf arasında bozcaada seyahati geçti; kendimi yolculuğun beni toprak mülkiyetçiliğini düşündüren kısmını anlatırken buldum.

bu kısmı ayrıca yazmak istiyorum zaten. nitekim vatan fetişizmini yıldızlara bakarken bile kaybediyor insan, "toprak üzerinde mülkiyet iddia etmek, coğrafyayı sahip olunacak bir mal haline getirdiği için bile ayıptır." diyerek.

fakat güya bunları sonra yazacaktım. siz burada gaz yerken benim tatil yapmakta olduğum gerçeği o kadar da göze sokmamak için. bu da ayıp çünkü.

yolculuğun benim aklımdaki kodlanma şekillerinden biri de, dinlediğimiz şarkılar oldu. teoman'ın mavi kuş ile küçük kız şarkısını yeni öğrendim ki öğrenmesem iyiymiş. fazla dokundu.

derken benim için "maskeli balo" vardı bu yolda. çünkü o şarkıda söylemeyeceğim hiçbir söz yoktu ve ben de artık gemileri yakma noktasındaydım. fakat bu yakış "binicem üstüne vurucam kırbacı" şeklinde değil, "ben de mutlu olmayayım anasını satayım, benim hayatım da böyle olsun napim..." şeklinde bir vazgeçiş kararıydı. madem olmuyor, olanımıza bakalım.

ve en nihayetinde, o son candan erçetin'i dinlemeyecektik...

arabada dört kızdık. diğer arkadaşları bilemem tabii ama bu seyahat benim için çok önemliydi. şimdi bunları anlatmak geçmişi kurcalamak olur, bunu yapmak istemiyorum. ama bir kısmınız biliyorsunuz zaten, yeni ayrılmış ve artık insanlarla ilişki kurmayı beceremediğine ikna olmuş bir insanım. yani sorun sende değil, gerçekten bende ve hep öyleydi. sorun benim varoluş şeklimin kendisiyse, gemileri yakmayıp ne yapayım, ölecek halim yok. yola çıkmak zaten başlı başına bir "içe bakış" süreciyken, işte böyle bir ruh hali üzere çıkmak bambaşka bir tecrübe.

anda bize dj'lik yaparken konu candan erçetin'e geldi. aslında gayet neşeli ve hoş bir şarkıdan, bahar'dan bahsediyorduk. fakat arabada o albümün olması, o albümde de git'in ve hatta yetmez gibi ben kimim'in olması... işte onlar hiç olmadı.

candan erçetin'in bende çok farklı, çok "acayip" bir yeri var. kendisini ne zaman dinlesem, birinden ya da bir ruh halinden ayrılmakta oluyorum. her biri farklı anlara tekabül eden on beş şarkısını sayabilirim. geçen gün oturdum, "iyi de neden candan erçetin pardon?" diye düşündüm. bence sebebi gayet açık:

candan erçetin'in acı çekme şekli bana çok uyuyor. çok ağır mutsuz, ama acısını çok düzgün çekiyor. "beni terk ettin ve o yüzden kahrolman lazım" gibi bir trip atmıyor yani, aynı "ayrıldık ve bütün dünya birden yok oldu" arabeskine girmediği gibi.

acı böyle bir şey değil mi kuzum? biz "kendi kendine yaşayan" insanlar, akşam evimizde ağlayıp sabah hiçbir şey olmamış gibi işimize gelmiyor muyuz? bir ayrılık yaşadığımızda, "evet harcandım ve bu bana çok dokundu ama bu senin benimle ilgili bir şey değil. insan olmak bunun üzerine kurulu" demiyor muyuz? - gerçi ben artık demiyorum, sorunun bende olduğunu kabul ettim ama o başka. ya da siz gerçekten kendinizi hint kumaşı sanıyor musunuz? yapmayın allahaşkına.

işte bu sebeplerden, candan erçetin'in acısını çok seviyorum. çünkü çok kendi halinde, düşünen, sorgulayan, ama öte yandan da kabullenmiş bir acı şekli bu. üç gün ağlamakla geçmeyecek olan, içerlerde bir şeyleri değiştiren, diplerde hissedilen bir şekil. kendi hayatına sahip olduğu için yeterince güçlü görülen ama aslında ancak bir adamın sağlayabileceği hislere bal gibi de ihtiyacı olan kadının çektiği tür.

işte o tür, "ben kimim" şarkısındaki isyanı dibine kadar hissediyor çünkü evet böyle bir isyanı var. evet "geçimsizim bu günlerde" doğrudur, fakat "her cehalete kılıf uydurmak" benim işim değil.

yani bir yandan "git de allahaşkına, bir selama muhtaç et" ama öte yandan, "kim bakacak yüzüme, güzelmişim gibi sanki."

yakın geçmişte yazdığım başka bir metinde şöyle demişim: "o çatlak sesi, git derken bir yandan küfreder bir yandan dayanamaz gibi oluşu, ben kimim'deki "hadi lan oradan" anafikrinin sunuluşunun inanılmaz zarafeti, oyalama artık'ın "hadi canım gölge etme" der gibi dalga geçişi... "

"kendine iyi bak deme, denmez, saçma" o ayrı, ama "kandırmıyor ne gündüzüm ne gecem."

"çekilecek başa geldikçe dertler"
"vakit kaybıydı diyemem ama..."
"tek tek anlayarak hatalarımı, sevmeye çalışıyorum yalnızlığımı"
"kader oyunu değil bu, bu benim suçum"
"çok mu kalender sandınız dert anlatmayınca?
"neden sevinir insan zafer kazandığında, kazanmak neye yarar ki kaybeden olduğunda?"

görüldüğü üzere malzeme çok.

size bir canan erçetin playlist'i yapayım ama dinlemeyin. ben hiç bunları arka arkaya dinlemedim mesela. sadece, bunların birkaçının birden bulunduğu bir listeyi dinlemeyin diye uyarı maksatlı yazıyorum:

mühim değil
olmaz
parçalandım
saçma
git
gamsız hayat
meğer (bunu dinlememek yönünde bir prensip kararım var.)
sitem (yüksek sesle dinleyin.)
onlar yanlış biliyor
söz vermiştin bana
neden (listenin zayıf halkası bu bence. didaktik şarkılardan o kadar hoşlanmıyorum.)
ben kimim
oyalama artık
kim
umrumda değil
daha

bir de teoman'dan bonus track: 

"yalancıyımdır biraz ama bana inan
sarhoşken hep çok sahiciyim
yine fazla içmiştim bu akşam da
coşmuş kalbim, of nal gibiyim
sağır, kör, dilsiz görünür kalbim
ama bil, ben aslında iyi biriyim

bilirim, çok kirlidir aşk sicilim
sadakat konusunda pek iddialı değilim
ama bu kez farklı olsun diye
sen denersen, ben de denerim"

bu şarkı, bir kadın olarak bana bu kadar dokunmamalıydı. çünkü bizdeki "kirlilik" bir başarı hikayesi olmuyor. her bir süreçten, bir öncekinden çok daha ağır etkilenmiş olarak çıkıyorsun ve bir süre sonra artık kendine dair olumlu hislerin kaybolmaya başlıyor.

yani aslında özümde iyi biriyim, tanısanız seversiniz ama önce buna kendimi inandırmam lazım. o da şu kafayla zor. hadi bakalım hayırlısı.

öperims,
göksun.