8 Haziran 2012 Cuma

Tatarların değil, gerçekliğin çölü.



2011 yılı başlarında, Sezer'in şiddetli tavsiyelerine uyup Tatar Çölü'nü okumuştum. Sonra da hakkında bir şeyler yazmıştım ama o şey bir kenarda unutulmuştu.

Buldum, ufak-tefek düzenlemeler yaptım, buyrun paylaşıyorum:
----

Ya bu çok garip, çok başka bir kitap. Ya da ben çok yanlış bir zamanda okudum.

232 sayfa.
Kitap şu: Teğmen Giovanni Drogo, askeri okuldan mezun olunca bir sınır kalesi olan Bastiani Kalesi'ne atanır. Bu kale tamamen unutulmuş hatta pek kimsenin bilmediği, hiçbir düşman tehlikesi altında olmayan, her gün ve her anın aynı tekdüzelikte akıp gittiği bir kaledir. Kitabın “hikayesini” mahvetmemeye çalışarak anlatacağım…
*
Bu sene 27 yaşına girecek olmak hoşuma gitmiyor. "Allah'ım, ben kendimi daha hiçbir şey yapmamış gibi hissediyorum, oha 30'a yaklaştım lan, bir sürü şey okumam ve yazmam, bir sürü yere gitmem ve kendi işimi yapmam lazım. Biraz belirlilik lazım. Ama ben daha 3 gün sonra ne olacağımı bile bilmiyorum henüz" derdiyle yanıp tutuşuyorum. Kızsal şeyler.

Burada bir ironi var ve kitap da tam olarak bunun üzerine kurulu.

Aman her şeyi yapayım, aman kariyerim olsun, o da olsun bu da olsun demekle, "belirlilik" her zaman bir arada olmuyor. İnsan pek çok zaman, belirli bir halde durup "o günü bekleyerek" yaşamayı, "o günü oluşturmaya çalışmak ve belki de başarısız olmak" riskine tercih ediyor.

Baş karakter Giovanni Drogo, 30'larına yaklaşana kadar pek de bayılmadım kitaba. Ne zamanki bizim teğmen büyümeye başladı, işte orada resmen nefes almadan okudum. Çünkü o çok kötü bir hal. İnsanın tekdüzelikten bu derece medet umması, hayattan bu derece kopması ve kendisini hayata bağlayan tek şeyin "savaş beklentisi" olması çok acıklı bir şey.

Bu kitap, bir ömrün nasıl çürüdüğünü göstermiyor. Bunu insanın yüzüne çarpıyor. Okuduktan sonra allak bullak oluyorsunuz. Çünkü, içinizdeki "belirlilik hastalığını" öyle bir gözünüze sokuyor ki, dönüp kendinize baktığınızda "artık bir şeyler olur herhalde lütfen yani…" eğilimini öyle bariz görüyorsunuz ki, bugüne kadarki "tembelliğinizden" utanıyorsunuz. Ama bir yandan da biliyorsunuz ki, bu bir karakter meselesi ve hayatınız nasıl gelmişse öyle gidecek.

Il deserto dei tartari 1976 film
Filmi de varmış.
İşte, bir hayatın nasıl geldiyse öyle gittiğini ve sizin buna karşı hiçbir şey yapamadığınızı göstermek bağlamında çok çarpıcı bir kitap bu. Yapamayacağınız, sadece o an istediğiniz için yapabileceğinizi düşündüğünüz şeylerin aslında hiçbir zaman olmayacağıyla alakalı.

Kitap askerde geçtiği için, lütfen bu kitabın esasının askerlikle ilgili olduğu düşünülmesin. Evet, asker zihniyetine olan mesafeniz bu kitapla daha da artıyor, ama öte yandan bu zihniyetin temelindeki mutsuzluk ve umutsuzluğu da anlıyorsunuz. Tamamen "insan olmakla" ilgili hisler anlatılıyor kitapta, zira amaçsız robotlar haline gelen insanlar da vaktiyle hayattan zevk alıyorlardı.

İnsanın, hayattaki varlığını hissetmesine dair umutlarının tamamen sava çıkmasına bağlı olması... İşte bu tam olarak, kendini ötekiyle var etmektir ve hepimizin başında olan bir derttir.

Tatr Çölü’nin, yazılmış ve yazılabilecek en "askerlik" karşıtı kitap olduğunu düşünüyorum.

Çünkü askerlik, sadece eline silah alıp sınırı beklemek değil. Tabulaştırdığın sınırlara sahip olmak.
*
Son olarak, biri ya da bir şeyler için "belki bir gün değişir..." diyorsanız, çok dersiniz.

---

Okuyalı 1.5 sene geçmiş ve ben artık başka bir insan olmuşum. Ama artık başkası da olsam, netice itibariyle hala bir cacık olamamışım.

"Karşılaştırmalı hal bildiriminde bulunmayı" ileri bir zamana erteliyorum, zira bu konuda da söyleyeceklerim var.

Sevgiler,
Göksun.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder