selam,
çok plansız ve "pat diye" başlayıp gelişen bir yazı olacak bu, sadece bir kenara not düşeyim istedim. yazma pratiğimi uzun zamandır kaybediyorum ve bunun farkındayım, arada böyle "çiziktirmeler" mutlaka gerekiyor. kendini bir kenara koyup orada unutmamalı insan.
biraz önce, aziz çelik hoca şöyle bir tweet attı: "sıfır bürokrasi neoliberal bir distopyadır"
ne anlamam gerektiğini düşünürken, ekrana öylece bakakaldım. ki tam olarak, bürokrasinin tavan yaptığı ve insanı canından bezdirdiği sosyal güvenlik mevzuatıyla uğraştığım bir andı. bir sunumda kullanmak üzere sağlık uygulama tebliğini okuyorum da şu an; her okuduğumda düşündüğüm şey aynı: anarşist devrimimi yaparken ilk önce sosyal güvenlik mevzuatını yok edeceğim. hiçkimse hasta olduğu için cezalandırılmayacak, herkesin sağlığı her zaman güvence altında olacak.
neyse yani sıfır bürokrasi neden böyle bir şey olsun ki? rona serozan'ın medeni hukuk kitabında da "devletsiz hukuk olmaz" der mesela, neden olmasın ki? neden devlete ve bürokrasiye muhtaç olalım?
devlete muhtaç olmama konusunda zihnim daha berrak fakat bürokrasinin yokluğu neden distopik olsun?
tweet'e verilen cevaplar, bana kendimi düşünme yetisinden yoksun hissettirdi - gerizekalı demeye dilim varmadı ahah ama öyle yani.
son derece haklı bir kaygı var: bürokrasi ve "kurumsallık" yoksa keyfilik vardır.
evet çok doğru, bunu hiç düşünmemiş değildim. bana acayip bir şeyle karşı karşıya olduğumu düşündüren, "neoliberal" ifadesi oldu. keyfiliği hep diktatöryal bir bağlamda anlayıp kullanageldiğimi, onun bu neoliberal tarafını atladığımı fark ettim.
bu neoliberalizm, neticede bir izm'dir ve üzerine kitaplar yazılır, ama en nihayetinde "dinim imanım ekonomi" kafası olarak özetlenebilir.
o halde, aziz hoca'nın bu dediğini iki mecrada analiz etmek gerekir:
1. distopya
2. distopyanın neoliberal bağlamı
bu mecraların farklı üst başlıklarda farklı anlamlara geleceğini de düşünmek lazım
1. yöneten açısından
2. yönetilen açısından
şimdi şöyle ki; benim o tek cümleyi bir türlü anlayamayıp arkasından böyle uzun uzun düşünecek kadar şaşırmamın sebebi, konuyu yöneten-yönetilen ayrımını şimdiye kadar düşünmeden değerlendirmem oldu.
çünkü yöneten varlığını reddeden bir anarşist düşüm vardı - ki hala vardır, haliyle bu ayrım benim için anlamlı olmuyordu. ideal dünyada öyle bir sınıf zaten olmamalı; bu dediğimin mağaranın içinde bir yansıması olmadığını biliyorum ama rüya işte.
eveeet o halde gerçekliğin çölüne neden hoşgelmiyoruz? belli ki hoca farklı bir şeyden bahsediyor ve başımızı kumdan çıkarsak iyi olacak.
eğer bu tip "çiçek çocuk" dünyası kurgulamıyorsak, yöneten yönetilen ayrımından sonrasını belirlerken her adımı yüz bin kere düşünmek lazım. o halde, benim şimdiye kadar yaptığım hatanın hayallerde yaşamak olduğunu ve bürokrasinin olmamasının aslında ne anlamlara gelebileceğini, yöneten kesimin varlığını önkabul olarak belirlemekle başlayalım.
öncelikle distopik tarafını anlamayacak bir durum yok. bürokrasi yoksa keyfilik vardır, yönetici kişi kurumsal ilkeler ve süreçlerle uğraşmadan istediği kelleyi alıp istediği kelleyi bırakabilir.
bu noktada "ama bu ölçüde bir hesapsızlık yönetileni de özgür kılar, o halde yöneticinin de korkacak bir şeyleri halen var demektir" diyorsanız eğer, tatlım üzgünüm biz ingiliz değiliz. bu dünyada sadece ingilizler ingiliz, yazılı kanunları bile olmadan hem geniş bir özgürlük alanına hem de dev saygı duydukları bir kraliçeye sahip olan sadece onlar.
neyse sulandırmayalım konuyu; ciddi ciddi konuşursak, sizin "ne var canım herkes özgür işte, halk da hakkını aramayı bilsin!" dediğiniz, işte bizim o "burjuva ahlakı" dediğimiz şey oluyor. böyle bir dünyanın gerçekliği olmadığını bilmek için sosyolog olmak şart değil, metrobüse binin yeter.
insan, imkan peşindedir. hayatı imkan kovalamakla geçer. o imkan kimdeyse, gider onun sunduğu koşullara razı olur. çünkü kendini olmak zorunda hisseder. sonra bir gün bu zorunluluk hali dayanılmaz olur, çünkü imkan peşinde koşayım derken onurunun çiğnendiğini düşünür insan. ve olaylar gelişir. (buradan da rica ederim "işçinin onurunu çiğnemeyen patronla sorunun yok mu yani" gibi acayip alakasız bir şey çıkarmayın. onur nedir nasıl çiğnenir konusunda ayrıca oturur konuşuruz.)
neoliberal bağlam da işte tam olarak bu imkan meselesiyle ilgili.
ben patronuma kendimi mecbur hissediyorum, çünkü hayatta kalma imkanım alacağım maaşa bağlı.
patron bana mecbur, çünkü daha çok kazanma imkanı bana bağlı.
ama benden çok, patrondan daha az var.
yani ben daha zor durumdayım.
ben rest çekersem aç kalmayı göze almam gerekecek.
patron sadece bensiz kalırsa bunun belki farkında dahi olmayacak.
o halde, patronu bana karşı keyfi davranmaktan alıkoyacak güç nedir?
toplu iş dayanışmaları dışında tabii.
hukuk ve işte bürokrasi.
işte, patronu han dediği yere han hamam dediği yere hamam yapmaktan alıkoyacak şey.
kurumsal bir devlet, o devletin üzerine inşa edildiği ilkeler, bu ilkelere göre oluşmuş bir hukuk, bu hukuka uygun bir gelenek - ve tüm bunların toplumda karşılık bulabiliyor olması.
patronun "o ağacı kesiyor bu köprüyü yapıyorum, ne haliniz varsa görün!" dediği anda, "pardon ablacım, ne yapıyorum dedin tam olarak?" diye onu durduracak bir kurumsal kimlik.
yani durum budur. hoca o tweet'i atalı, hemen bakıyorum, şu an tam 59 dakika olmuş. o andan beri bunu evirip çeviriyordum kafamda. yola yanlış yerden çıktığım için olmuş hep bunlar.
mülksüzler, birçok kişi tarafından ütopya olarak düşünülür ama ben buna asla katılmıyorum. ursula k. le guin aslında çok derin bir tehlikeyi anlatır orada; varoluş problemlerinizi çözmeden anarşist devrim filan da yapamazsınız der. "devrim yapamazsınız, devrim olabilirsiniz ancak" demek bu demektir.
işte bu kaygısının bir kısmını, anarres'teki adı yönetim olmayan ama aslında bal gibi de yöneticilik yapılan bir kurum üzerinden anlatır. adı anarşist olan devrimden sonra neler olabildiğini, bir de o taraftan görmüş oluruz.
aziz hoca'nın bu söylediği de bende benzer bir etki yarattı. yöneten sınıfını ve devlet kimliğini direkt olarak yok saymanın ekonomik boyutunu yeterince düşünmemiştim.
yazının başında rona hoca'nın bir cümlesini anmıştım, bende böyle bir silsileyi başlatan cümlelerden biridir. emekli olunca "hukuku yeniden düşünmek: anarşist hukuk kuramları üzerinde bir değerlendirme" gibi bir çalışma yapma hayalim var uzun süredir; aziz hoca da hayalime katkı sağlamış oldu.
teşekkürler twitter :)
devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Mayıs 2015 Perşembe
anarşizmi kurayım derken yanlışlıkla neoliberal olmak
Etiketler:
anarşizm,
aziz çelik,
bürokrasi,
devlet,
le guin,
mülksüzler,
neoliberalizm
20 Nisan 2013 Cumartesi
Süpermarketle modernleşen bir neslin AVM düşmanlığı
Bilmiyorum görmüş müydünüz; geçen sene "Binyılların neticesi olarak on yıl" diye bir şeyler yazmış ve Ortadoğu'daki siyasi yapının bir Kuzey Avrupa olmasını beklemenin abesle iştigal olduğunu anlatmaya çalışmıştım. Çünkü bu devasa bir meseleydi, hem sosyolojik hem antropolojikti, sadece eğitimle açıklanamazdı, falan filan. Ne kadar uzun yazdığımı düşününce bazen kendime tahammül edemiyorum.
Orada çok "makro" takılmıştım, "Tamam da bu yüzde elliyi nasıl açıklıyorsun, asıl bunu söyle" diyenlere verecek fazla bir cevabım yoktu. Sonra, gözümün önündeki bir şeyi ancak fark etmenin kendini suçlayıcı sevinciyle, gerçek dünyaya uyanıverdim. Biliyorum, benim yeni keşfettiklerimin zaten herkes farkında ve bu konu iki milyon kere de yazıldı. Ama benim jeton biraz geç düşüyor.
Öncelikle, "sol" kavramından neyi kast edeceğimi açıklayayım. Yine bir yerlerde söz etmiş olabilirim hatırlamıyorum, ama Türkiye'de sol, son yıllarda ortaya çıkan bir şey. Bundan önce, özellikle 80 ve sonrasında sol denen, şimdi ulusalcılık dediğimiz şeydi. Ne zaman ki Atatürk'ün de eleştirilebildiği bir zamana evrildik, bence sol o zaman ortaya çıktı. Burada derin bir ironi var aslında, solun çıkışını dincilerle paralel düşünmek enteresan. İşte ben, "solcular" derken aslında şimdi ulusalcı dediğimiz "eskinin solcularından" bahsedeceğim. Çünkü eskiden onlara öyle deniyordu. "Eski solcu" teriminden kastım ise, şimdilerde ya rakı masasında ya da akil adam toplantısında kendine demokrat süsü veren küçük burjuvalar olacak.
80'lerin gerizekalı solcuları, modernleşmeyi "yerel değerleri küçük görme" olarak algıladılar. İslamcıların değil fakat muhafazakarların muhafaza etmeye çalıştıkları alışkanlıklarını, modernleşmenin engeli olarak gördüler. Mesela bakın, şimdi Emek Sineması için son derece haklı ve "olması gereken" bir çaba sözkonusu, bu çaba Rumların evleri yağmalanırken neredeydi? İstanbul'un binlerce tarihi binası ziyan edilirken, Sultanahmet çöplükten farksız hale gelmişken, Süleymaniye "Tanrı Kent" gibiyken, neden "şehrin tarihi" hiç düşünülmedi? Yoksa İstanbul, o zamanlar 8000 değil de 15-20 yıllık bir yer miydi?
Azınlıklara söyleyeceğim fazla bir şey yok, zaten 3-5 kişi kaldılar, onlara da hala kalkıp gitmedikleri için ne kadar teşekkür etsek az. Fakat o insanlarla bir arada yaşamayı ne kadar sevdiğimizi, biz neden daha yeni anladık?
Solcuları gerçekten, içten söylüyorum ki anlamıyorum. 70'lerdeki Karadenizli müteahhit figürünü ben mi icat ettim? Gecekonduların ortaya çıkışı, şehir kültürünün yozlaşması, kırsalın iyice geriye itilmesi, uzaylıların işi miydi?
Bu "80'lerin modernleri," vaktiyle köyden gelen Hanife Abla'yı evinde köle gibi çalıştırmayı bildi. O ablayla aynı masada yemek yemeyi, insan sevgisinin nişanesi olarak gördü. (Hatta onlardan biri şu an "sol" köşe yazarlığından güzel ekmek yiyen temelsiz biz abla oldu, Allah'ım düşündükçe inanamıyorum.) Yani aslında, o insanla kendisi arasındaki farkı bizzat kendisi besledi, peki sonunda ya ne olacağıdı?
Geçen gün Dr. Ersin Aslan konusunda yazarken buna da değinmiştim; bugüne kadar iki satır fikri sorulmamış insana sen "kossskoca doktoru" şikayet etme hakkı verirsen, ne bekliyorsun ki? Doktorlar elbette şiddet görecektir. Fakat bunun çözümü elbette ki şikayet hakkını engellemek değil, yaşanan şeyleri değerlendirecek bilincin sağlanması.
İşte bu olmadan, hak kullanma pratiği edinilmeden, insanlara düşünme alışkanlığı kazandırılmadan yapılan her şeyi sakil kalıyor. Şimdiye kadar varoluşa dair düşündüğü tek şey "şark kurnazlığı" olan bir zihniyetten, Emek Sineması'nın yerine AVM yapılmasının neden yanlış olduğunu anlatamazsın. Çünkü o zihniyet sinemaya daha önce gitmediği gibi, gitseydi de "Ay burayı da bunlar bastı..." bakışlarıyla karşılaşacaktı.
Yani bizim peşine düştüğümüz "şehir kültürü," iktidarın seçmenleri için hiç var olmadı. Çünkü şehir moderndi, Avrupai idi, köyden gelip aynı hayatı burada sürdürmeye çalışmak ne varoşluktu, şehre geldiysen şehirli gibi yaşayacaktın. E olmuyor. Olmaz da zaten.
"O zaman gelmeyecektin." Oldu canım, zaten herkes bayılıyor kendi evini yurdunu bırakmaya, sırf keyiflerinden göç ediyorlar. Söyleyelim de gelmesinler artık. inş cnm yhaa.
Yani bu on yıl, makarna-kömür meselesi değil. İnsanları zorla "modernleştirmeye" çalışan, bu çalışmayı da geçmişi yok sayarak yapmayı uygun gören saçma sapan bir alışkanlık meselesi. Bizim şimdi korumaya çalıştığımız her şey, iktidarın tabanının gözünde, bugüne kadar olan çarpık anlayışın birer simgesinden ibaret. Elbette ki hiçbirini istemeyecekler, çünkü bizim yapmaya devam etmek istediğimiz hiçbir şeyi onlar zaten hiç yapamamıştı.
Biz Osmanlı'yı canavar gibi görerek büyümemeliydik. Başörtülü ya da türbanlı bir kadın görünce "ne kadar cahilse demek ki..." dememeliydik. Çağa ayak uydurmaktan, akşam yemeğinden sonra içtiğimiz viskiyi, çocukların "sömestır" tatilinde gittiğimiz Avrupa şehrini, ne bileyim, manav yerine süpermarkete gitmeyi anlamamalıydık.
Vaktiyle bakkal yerine süpermarketi seçen ve bunu modernlik olarak gören insanlar olarak, şimdiki AVM karşıtlığımızın ne kadar ironik olduğunu lütfen tekrar düşünelim. Bundan sonraki davranışlarımızda bize rehber olsun diye.
Bu konuda nacizane tavsiyem, James Graham Ballard'ın Bilinç Eşiğini Atlayan Adam isimli kısa hikayesi olacaktır.
Çok sevgiler,
Göksun.
Orada çok "makro" takılmıştım, "Tamam da bu yüzde elliyi nasıl açıklıyorsun, asıl bunu söyle" diyenlere verecek fazla bir cevabım yoktu. Sonra, gözümün önündeki bir şeyi ancak fark etmenin kendini suçlayıcı sevinciyle, gerçek dünyaya uyanıverdim. Biliyorum, benim yeni keşfettiklerimin zaten herkes farkında ve bu konu iki milyon kere de yazıldı. Ama benim jeton biraz geç düşüyor.
Öncelikle, "sol" kavramından neyi kast edeceğimi açıklayayım. Yine bir yerlerde söz etmiş olabilirim hatırlamıyorum, ama Türkiye'de sol, son yıllarda ortaya çıkan bir şey. Bundan önce, özellikle 80 ve sonrasında sol denen, şimdi ulusalcılık dediğimiz şeydi. Ne zaman ki Atatürk'ün de eleştirilebildiği bir zamana evrildik, bence sol o zaman ortaya çıktı. Burada derin bir ironi var aslında, solun çıkışını dincilerle paralel düşünmek enteresan. İşte ben, "solcular" derken aslında şimdi ulusalcı dediğimiz "eskinin solcularından" bahsedeceğim. Çünkü eskiden onlara öyle deniyordu. "Eski solcu" teriminden kastım ise, şimdilerde ya rakı masasında ya da akil adam toplantısında kendine demokrat süsü veren küçük burjuvalar olacak.
80'lerin gerizekalı solcuları, modernleşmeyi "yerel değerleri küçük görme" olarak algıladılar. İslamcıların değil fakat muhafazakarların muhafaza etmeye çalıştıkları alışkanlıklarını, modernleşmenin engeli olarak gördüler. Mesela bakın, şimdi Emek Sineması için son derece haklı ve "olması gereken" bir çaba sözkonusu, bu çaba Rumların evleri yağmalanırken neredeydi? İstanbul'un binlerce tarihi binası ziyan edilirken, Sultanahmet çöplükten farksız hale gelmişken, Süleymaniye "Tanrı Kent" gibiyken, neden "şehrin tarihi" hiç düşünülmedi? Yoksa İstanbul, o zamanlar 8000 değil de 15-20 yıllık bir yer miydi?
Azınlıklara söyleyeceğim fazla bir şey yok, zaten 3-5 kişi kaldılar, onlara da hala kalkıp gitmedikleri için ne kadar teşekkür etsek az. Fakat o insanlarla bir arada yaşamayı ne kadar sevdiğimizi, biz neden daha yeni anladık?
Solcuları gerçekten, içten söylüyorum ki anlamıyorum. 70'lerdeki Karadenizli müteahhit figürünü ben mi icat ettim? Gecekonduların ortaya çıkışı, şehir kültürünün yozlaşması, kırsalın iyice geriye itilmesi, uzaylıların işi miydi?
Bu "80'lerin modernleri," vaktiyle köyden gelen Hanife Abla'yı evinde köle gibi çalıştırmayı bildi. O ablayla aynı masada yemek yemeyi, insan sevgisinin nişanesi olarak gördü. (Hatta onlardan biri şu an "sol" köşe yazarlığından güzel ekmek yiyen temelsiz biz abla oldu, Allah'ım düşündükçe inanamıyorum.) Yani aslında, o insanla kendisi arasındaki farkı bizzat kendisi besledi, peki sonunda ya ne olacağıdı?
Geçen gün Dr. Ersin Aslan konusunda yazarken buna da değinmiştim; bugüne kadar iki satır fikri sorulmamış insana sen "kossskoca doktoru" şikayet etme hakkı verirsen, ne bekliyorsun ki? Doktorlar elbette şiddet görecektir. Fakat bunun çözümü elbette ki şikayet hakkını engellemek değil, yaşanan şeyleri değerlendirecek bilincin sağlanması.
İşte bu olmadan, hak kullanma pratiği edinilmeden, insanlara düşünme alışkanlığı kazandırılmadan yapılan her şeyi sakil kalıyor. Şimdiye kadar varoluşa dair düşündüğü tek şey "şark kurnazlığı" olan bir zihniyetten, Emek Sineması'nın yerine AVM yapılmasının neden yanlış olduğunu anlatamazsın. Çünkü o zihniyet sinemaya daha önce gitmediği gibi, gitseydi de "Ay burayı da bunlar bastı..." bakışlarıyla karşılaşacaktı.
Yani bizim peşine düştüğümüz "şehir kültürü," iktidarın seçmenleri için hiç var olmadı. Çünkü şehir moderndi, Avrupai idi, köyden gelip aynı hayatı burada sürdürmeye çalışmak ne varoşluktu, şehre geldiysen şehirli gibi yaşayacaktın. E olmuyor. Olmaz da zaten.
"O zaman gelmeyecektin." Oldu canım, zaten herkes bayılıyor kendi evini yurdunu bırakmaya, sırf keyiflerinden göç ediyorlar. Söyleyelim de gelmesinler artık. inş cnm yhaa.
Yani bu on yıl, makarna-kömür meselesi değil. İnsanları zorla "modernleştirmeye" çalışan, bu çalışmayı da geçmişi yok sayarak yapmayı uygun gören saçma sapan bir alışkanlık meselesi. Bizim şimdi korumaya çalıştığımız her şey, iktidarın tabanının gözünde, bugüne kadar olan çarpık anlayışın birer simgesinden ibaret. Elbette ki hiçbirini istemeyecekler, çünkü bizim yapmaya devam etmek istediğimiz hiçbir şeyi onlar zaten hiç yapamamıştı.
Biz Osmanlı'yı canavar gibi görerek büyümemeliydik. Başörtülü ya da türbanlı bir kadın görünce "ne kadar cahilse demek ki..." dememeliydik. Çağa ayak uydurmaktan, akşam yemeğinden sonra içtiğimiz viskiyi, çocukların "sömestır" tatilinde gittiğimiz Avrupa şehrini, ne bileyim, manav yerine süpermarkete gitmeyi anlamamalıydık.
Vaktiyle bakkal yerine süpermarketi seçen ve bunu modernlik olarak gören insanlar olarak, şimdiki AVM karşıtlığımızın ne kadar ironik olduğunu lütfen tekrar düşünelim. Bundan sonraki davranışlarımızda bize rehber olsun diye.
Bu konuda nacizane tavsiyem, James Graham Ballard'ın Bilinç Eşiğini Atlayan Adam isimli kısa hikayesi olacaktır.
Çok sevgiler,
Göksun.
Etiketler:
çakma entel,
demokrasi,
devlet,
emek,
ersin aslan,
eski solcu,
hekime şiddet,
insan,
tutarlılık
12 Kasım 2012 Pazartesi
Binyılların neticesi olarak on yıl
Blog'lara her zaman yazamıyorum, ama "bunu düşünüp doğru düzgün yazayım" diye not aldığım hiçbir şeye de dönmüyorum. Benim de işim zor.
Şu an toparlamaya çalıştığım taslağın nüvesi, mutfaktan çay alırken çıktı. Birgül Abla, Burcu ve Erkan da vardı, artık ulusalcıların da mağdur olduğundan filan söz ediyorduk. "Daha birkaç sene önce cumhuriyet mitingleri filan vardı, şimdi cumhuriyetin bayramı bile yok" dedik. AKP'nin, o birkaç sene öncekinden bile daha çok "karşı taraf" edindiğinden ama iktidarının ısrarla güçlendiğinden bahsediyorduk.
Bu gerçekten enteresan bir nokta. Ülkede, kendini tanımladığı dünya görüşü üzerinden konuşursak "hiçbir şey olmayan" çok fazla insan var, AKP de tam olarak "bu insanların" partisi. Maddi çıkar peşindeki particilerden bahsetmiyorum, onlar zaten iktidarda kim olsa onun peşinde olacaklardı. Dertleri kim "öteki" olmuş - kim idam edilmiş filan değil. Onlar "ekmeklerine bakanlar" ve o ekmek aslanın değil "Büyük Usta'larının" ağzında. Öte yandan, hak nedir ve hak sahibi kimdir konusunda bugüne kadar hiçbir şey düşünmemiş o kadar çok insan var ki. Adamın devletle, yargıyla, ticaretle, yurtdışıyla, bilimsel araştırmayla, akademiyle, herhangi bir yabancıyla... bugüne kadar en ufak bir işi olmamış ve bu yüzden, kendisini yöneten adamın sahip olması gereken vasıfları düşünmekten o kadar uzak ki. Bunu elitist bir eleştiri tarzıyla söylemiyorum, olan bu. Elitizm bence, sorunu tespit değil çözüm aşamasında ortaya çıkacak bir yaklaşım. Gerçeği aktarmak somut veri paylaşımıdır fakat "bizim oyumuz nasıl bir olur!" filan demek elitizmdir.
Bir de entel görünen AKP'ciler var mesela. Herhangi bir siyasi oluşumun elbette ki "okumuşları" da olacak, köşe yazarları filan. Fakat ben bu kişileri algılamakta zorluk çekiyorum. Hepsine "ekmeğinin peşinde" diyemem, mesela eğitimli biri için "sırf maddi kaygılarla particilik yapıyor" demek de elitizmdir. Ama akıl yürütme yolları bana çok yabancı. Daha önce bariz bir haksızlığa maruz kalmış olan başörtülü kadınların bugün örtülerinin peşinde olmaları gayet makul, bunda hiçbir sıkıntı yok. Fakat kendi hakkının derdine bu derece düşmüş bir kadın, kürtajın tamamen yasaklanmasını nasıl savunabilir?
Son moda, malum, idam cezası. Ok-kadar "tribünlere" oynanan bir oyun ki bu, bu konuda yazması gereken köşecilerin ruh hallerini merak ediyorum. Malum, konu açlık grevlerinin ağırlığının zirvesindeyken ortaya atıldı ve şu an "yandaş medya" bunun üzerine düşmek zorunda. Peki nasıl oluyor; ustaları "efendi gibi kendiniz ölün, yoksa ben öldüreceğim" derken, birtakım okumuş insanlar bunu nasıl allayıp pulluyor? Bunun allanıp pullanacak yeri mi var?
Aynı tavrı, Roboski zamanında da görmüştük. Orada da, insanların kaçakçı olup olmadığı sorgulanmıştı. Enteresan olan ise, bu abes sorgulamanın okumuş tayfadan da destek bulması. Aklımın alacağı bir nokta değil. (Bu konuda koridorda'da çok yazdım, "uludere" etiketinde birçok yazı bulunabilir.)
Başkanlık sistemi de gelsin tamam, çünkü ABD'de de var. ABD'de eşcinsel evliliğin yasal olduğu yerler de var, ama biz burada onların oturduğu evleri mühürlüyoruz. Nasıl olacak?
İşte geçen gün bunları konuşurken birden şunu düşündüm... Hani Beyaz Türkler'in kendilerine yakıştırmadıkları mahalleler vardır ya, genelde küçük şehirlerden göç edenlerin yaşadığı. Yine somut verilerden gideceksek, üçüncü sayfa haberleri de gerçekten daha çok bu bölgelerden çıkar. Okuryazarlık oranı gerçekten de daha düşüktür, gece yürürken kendinizi gerçekten de güvende hissetmezsiniz. Bunun sebepleri bambaşka bir konu fakat benim diyeceğim şu; eğer kendimize "Türk" diyeceksek, zaten biz bir "millet" olarak göçmenlikle varolmuşuz, bunu neden düşünmüyoruz? Vaktiyle insanları kavimler halinde göçmeye iten sebeple, şimdi Ağrı'dan İstanbul'a getiren sebep farklı mı?
Bu sabah konuşuyorduk, Tarsus'un orta yerinde Romalılardan kalma bir kral yolu bulunmuş. Gören arkadaşım, "sanki dün yapılmış gibi, tiril tiril duruyor" diye anlattı. Türklerin böyle kalıntıları olamayacağını hepimiz biliyoruz, çünkü o aralarda biz kendimize çadır kuracak yer arıyorduk.
Erkan "iyi de şu an Anadolu'dakilerin genetik yapısı Orta Asya genetiğinden çok farklı, yani burada aslında etnisite bakımından Türk yok ki doğru düzgün" dedi. Ama bu neyi değiştirir ki. Bir kere Türklüğü sahiplenmiş milyonlar var, ikincisi, sonradan gelen kavim geldiği yerde mevcut olan kavmi elbette ki bastıracaktı. 1071'de "bizimkiler" gelirken, burada mevcut olan halk onlara "Ah ne iyi ettiniz, ben kendi arazimi hemen size vereyim o zaman madem..." mi diyecekti? Yok öyle bir şey. Toprak mülkiyetinin gayetten de asıp keserek mümkün olduğu zamanlardan bahsediyoruz - ki şimdi de farklı değil.
İşte bu noktada, Anadolu halkının, bir arada yaşama konusunu içselleştirme konusunda çok gerilerden geldiğini düşünüyorum. Hani hep denir ya, bu topraklar çok savaş gördü diye. İşte o savaşların hiçbiri, gözünün üstünde kaşın var diye olmadı, hepsi "burası artık benim ve sen ya bana tabi ol ya da direkt öl" diye oldu. Hangi bir aradalık? Etnik olarak ne olursak olalım hepimiz Anadolu insanıyız ve bu kültürel-siyasi çatışmalar hepimizin manevi mirasında var.
Halkın bir bütün olarak savaştığı belki de tek savaş Kurtuluş Savaşı idi, ama bakın, oradaki bir aradalığın ekmeğini bile daha savaş biter bitmez, Dersim'de tüketmişiz biz.
"Türk misafirperverliği" ve Batı'da bulunmayan komşuluk ilişkileri ise bambaşka yerlerde kalıyor. Biraz önce andık, Avcılar'da taşlananlar da buradaki halkın komşularıydı. Misafirperverliğin ise, birkaç gün sonra "al şunları giy istersen" aşamasına evrilmeyeceğini bilmiyoruz; zira bu misafir severlik meselesini beş yıldızlı otel reklamlarından başka bir yerde görüyor değilim. Ezcümle, biz komşuyu-misafiri severiz, ama "kendilerini sevdirmeleri" koşuluyla. Yoksa düşmanımız olurlar.
Diğer konulara gelirsek... Geçen gün doktora yapabilmek için Almanca öğrenmenin gerekmesinden söz ederken, sohbet arasında geçene göre, Almanya birliğini "özel hukuka" borçluymuş. Adamlar 19. yüzyılda kendilerini bir devlet haline getirme fikrini, ticaretin ve özel hukukun uyumlaştırılması ekseninde geliştirip uygulamışlar. Bizim ise, o dönemde lonca teşkilatımız bile kalmamıştı, hangi ticaret hangi hukuk? Alman'ın 1800'lerin ilk yarısında düşüne tartışa oluşturduğu kanunu, biz 1900'lerin tam ortasında, kopyala+yapıştır tekniğiyle uyguladık. Hangi hukuk birikimi?
Kamu hukukunda işler tamamen karmaşık, çünkü çok daha fazla etken var. Bulunduğumuz coğrafyada, yani Anadolu-Mezopotamya-Orta Doğu bölgesinden bahsediyorum, insan hakları kavramını hukukun ekonomik analizi gözünden bakmadan anlamak bence zor - ki bana bu perspektifi hatırlatan Erkan oldu. Kadın ve erkek arasındaki iş bölümünün, bu bölgelerle İskandinavya'da aynı olduğunu düşünemeyiz ki. Bizim buralarda, kadın on çocukla birden evde, adam dışarıda iş peşinde. Dışarıda iş var, besin var ve o on çocuk, bir şekilde büyüyor. Fakat soğuk bir ülkede, zaten on ay kar altındasın, ne işi ne besini? Ne on çocuğu? Karınla birlikte, on ay boyunca aynı evin içinde, aynı fiziki mekanda, aynı "işsizlikle" oturmak durumundasın. Oradaki kadın ve eşitlik algısıyla, buradaki bir olabilir mi?
Yalnız kadın ve insan hakları meselelerinde çok fazla boyut var, bu o boyutlardan sadece biri. Kadın, dünyanın hiçbir yerinde "erkek gibi" görülmüyor ve bunun elbette ki çok fazla sebebi var. Ben sadece bir bakış açısından söz etmiş olmak istedim. Örneğin, dini etkileri göz ardı ederek hiçbir konuyu tam olarak anlayamayız. Eğer her şeyi iklim ve coğrafyayla açıklayacaksak, Suudi'leri hiçbir yere koyamamamız gerekir. Çoraklık bakımından İskandinavya'dan esaslı bir farkları yok aslında, ama hani demokrasi?
Yine coğrafyaya dönersek, bizim mücadeleyi "televizyonları düğmeden kapatın" seviyesinde algıladığımız küresel ısınma olmasaydı, Arap Baharı'nı en azından bu dönemde görmeyebilirdik. (Bu konuda lütfen bakınız: http://yazmazsaolecek.blogspot.com/2012/06/07-derece-deyip-gecme-bak-neleri.html)
Yani diyorum ki, günümüz hukuku ve yaşama düzeninin tümüyle algılanması, çok boyutlu bir tarihsel analiz gerektirir. Aksi takdirde, temelinden kopuk çıkarımlar yaparız ve malum, "alışmamış yerlerde durmayan şeyler" oluyor.
Netice olarak, Tüfek, Mikrop ve Çelik'i okumam gerektiğine son derece ikna olmuş durumdayım. Ama okuma listem uzun bir süre daha, Tekinalp'lerden ve Süzek'lerden oluşacak. Tüfeklere de bilahare dokunuruz elbet.
Çok sevgiler,
Göksun.
Şu an toparlamaya çalıştığım taslağın nüvesi, mutfaktan çay alırken çıktı. Birgül Abla, Burcu ve Erkan da vardı, artık ulusalcıların da mağdur olduğundan filan söz ediyorduk. "Daha birkaç sene önce cumhuriyet mitingleri filan vardı, şimdi cumhuriyetin bayramı bile yok" dedik. AKP'nin, o birkaç sene öncekinden bile daha çok "karşı taraf" edindiğinden ama iktidarının ısrarla güçlendiğinden bahsediyorduk.
![]() |
| Bunun hangi dünya görüşüne dayandığını lütfen bi söyler misiniz? |
![]() |
| "Atatürk'ü putlaştırıyorlar!" diyenler açıklasın. |
Son moda, malum, idam cezası. Ok-kadar "tribünlere" oynanan bir oyun ki bu, bu konuda yazması gereken köşecilerin ruh hallerini merak ediyorum. Malum, konu açlık grevlerinin ağırlığının zirvesindeyken ortaya atıldı ve şu an "yandaş medya" bunun üzerine düşmek zorunda. Peki nasıl oluyor; ustaları "efendi gibi kendiniz ölün, yoksa ben öldüreceğim" derken, birtakım okumuş insanlar bunu nasıl allayıp pulluyor? Bunun allanıp pullanacak yeri mi var?
Aynı tavrı, Roboski zamanında da görmüştük. Orada da, insanların kaçakçı olup olmadığı sorgulanmıştı. Enteresan olan ise, bu abes sorgulamanın okumuş tayfadan da destek bulması. Aklımın alacağı bir nokta değil. (Bu konuda koridorda'da çok yazdım, "uludere" etiketinde birçok yazı bulunabilir.)
Başkanlık sistemi de gelsin tamam, çünkü ABD'de de var. ABD'de eşcinsel evliliğin yasal olduğu yerler de var, ama biz burada onların oturduğu evleri mühürlüyoruz. Nasıl olacak?
İşte geçen gün bunları konuşurken birden şunu düşündüm... Hani Beyaz Türkler'in kendilerine yakıştırmadıkları mahalleler vardır ya, genelde küçük şehirlerden göç edenlerin yaşadığı. Yine somut verilerden gideceksek, üçüncü sayfa haberleri de gerçekten daha çok bu bölgelerden çıkar. Okuryazarlık oranı gerçekten de daha düşüktür, gece yürürken kendinizi gerçekten de güvende hissetmezsiniz. Bunun sebepleri bambaşka bir konu fakat benim diyeceğim şu; eğer kendimize "Türk" diyeceksek, zaten biz bir "millet" olarak göçmenlikle varolmuşuz, bunu neden düşünmüyoruz? Vaktiyle insanları kavimler halinde göçmeye iten sebeple, şimdi Ağrı'dan İstanbul'a getiren sebep farklı mı?
Bu sabah konuşuyorduk, Tarsus'un orta yerinde Romalılardan kalma bir kral yolu bulunmuş. Gören arkadaşım, "sanki dün yapılmış gibi, tiril tiril duruyor" diye anlattı. Türklerin böyle kalıntıları olamayacağını hepimiz biliyoruz, çünkü o aralarda biz kendimize çadır kuracak yer arıyorduk.
![]() |
| Buyur takip et. |
İşte bu noktada, Anadolu halkının, bir arada yaşama konusunu içselleştirme konusunda çok gerilerden geldiğini düşünüyorum. Hani hep denir ya, bu topraklar çok savaş gördü diye. İşte o savaşların hiçbiri, gözünün üstünde kaşın var diye olmadı, hepsi "burası artık benim ve sen ya bana tabi ol ya da direkt öl" diye oldu. Hangi bir aradalık? Etnik olarak ne olursak olalım hepimiz Anadolu insanıyız ve bu kültürel-siyasi çatışmalar hepimizin manevi mirasında var.
Halkın bir bütün olarak savaştığı belki de tek savaş Kurtuluş Savaşı idi, ama bakın, oradaki bir aradalığın ekmeğini bile daha savaş biter bitmez, Dersim'de tüketmişiz biz.
"Türk misafirperverliği" ve Batı'da bulunmayan komşuluk ilişkileri ise bambaşka yerlerde kalıyor. Biraz önce andık, Avcılar'da taşlananlar da buradaki halkın komşularıydı. Misafirperverliğin ise, birkaç gün sonra "al şunları giy istersen" aşamasına evrilmeyeceğini bilmiyoruz; zira bu misafir severlik meselesini beş yıldızlı otel reklamlarından başka bir yerde görüyor değilim. Ezcümle, biz komşuyu-misafiri severiz, ama "kendilerini sevdirmeleri" koşuluyla. Yoksa düşmanımız olurlar.
Diğer konulara gelirsek... Geçen gün doktora yapabilmek için Almanca öğrenmenin gerekmesinden söz ederken, sohbet arasında geçene göre, Almanya birliğini "özel hukuka" borçluymuş. Adamlar 19. yüzyılda kendilerini bir devlet haline getirme fikrini, ticaretin ve özel hukukun uyumlaştırılması ekseninde geliştirip uygulamışlar. Bizim ise, o dönemde lonca teşkilatımız bile kalmamıştı, hangi ticaret hangi hukuk? Alman'ın 1800'lerin ilk yarısında düşüne tartışa oluşturduğu kanunu, biz 1900'lerin tam ortasında, kopyala+yapıştır tekniğiyle uyguladık. Hangi hukuk birikimi?
![]() |
| Böyle bakınca basit görünüyor. |
Yalnız kadın ve insan hakları meselelerinde çok fazla boyut var, bu o boyutlardan sadece biri. Kadın, dünyanın hiçbir yerinde "erkek gibi" görülmüyor ve bunun elbette ki çok fazla sebebi var. Ben sadece bir bakış açısından söz etmiş olmak istedim. Örneğin, dini etkileri göz ardı ederek hiçbir konuyu tam olarak anlayamayız. Eğer her şeyi iklim ve coğrafyayla açıklayacaksak, Suudi'leri hiçbir yere koyamamamız gerekir. Çoraklık bakımından İskandinavya'dan esaslı bir farkları yok aslında, ama hani demokrasi?
Yine coğrafyaya dönersek, bizim mücadeleyi "televizyonları düğmeden kapatın" seviyesinde algıladığımız küresel ısınma olmasaydı, Arap Baharı'nı en azından bu dönemde görmeyebilirdik. (Bu konuda lütfen bakınız: http://yazmazsaolecek.blogspot.com/2012/06/07-derece-deyip-gecme-bak-neleri.html)
Yani diyorum ki, günümüz hukuku ve yaşama düzeninin tümüyle algılanması, çok boyutlu bir tarihsel analiz gerektirir. Aksi takdirde, temelinden kopuk çıkarımlar yaparız ve malum, "alışmamış yerlerde durmayan şeyler" oluyor.
Netice olarak, Tüfek, Mikrop ve Çelik'i okumam gerektiğine son derece ikna olmuş durumdayım. Ama okuma listem uzun bir süre daha, Tekinalp'lerden ve Süzek'lerden oluşacak. Tüfeklere de bilahare dokunuruz elbet.
Çok sevgiler,
Göksun.
Etiketler:
2010 kuraklık,
cinsiyet,
demokrasi,
devlet,
doğal afet,
dünya,
entelektüel,
hayat,
ilişkiler,
insan,
kadın erkek,
küresel ısınma,
mantık,
siyaset
27 Ağustos 2012 Pazartesi
Demokrasi ne ya of
Benim bu entel milletiyle başım acayip dertte.
Dertlerimi "minimize etmek" için entelli ortamlardan zaten bir süredir uzağım. Çünkü beni sinirlendiriyorlar. Bir elitizm, bir ezberlenmişlik, bir klişeleşmişlik, bazen hepsi birden... Ben "gündelik bilgiye" inanırım arkadaşım, düz bir insanım çünkü. Kendi yolumu da bir şeyleri deneyerek oluşturuyorum, "böyle okuduysam demek ki doğrusu budur" gibi soyut cazibe unsurlarıyla değil. Sembolizm beni bozar.
Son takıntım demokratlar.
Kendimi demokrasinin karşıtı ya da ateşli bir taraftarı olarak tanımlamayı uygun görmüyorum, çünkü önemli olan şey hayattaki pratiklerimdir. Bir ilkem olacaksa bunu bozmamam gerekir, kendime o kadar güvenmiyorum. Fakat şundan eminim ki, demokrasideki tehlikeyi fark etmek için elitist olmak gerekmiyor. Çünkü medya diye bir şey var.
Her neyse.
Şimdi biliyoruz ki demokrat olmak çok moda ve bu yüzden çok da büyük bir erdem. Bütün kararları danışarak alıyoruz, uzun uzun istişare ediyoruz filan. Herkes eteğindeki taşları döküyor - ki o da yalan ama neyse. En acele toplanılması gereken durumlarda bile, ah dostum o kadar demokratız ki, armutun sapıyla üzümün çöpü yüzünden ömrümüz gidiyor.
Allahaşkına, demokrasiyi böyle işletmekle, çoğunluğun oyunu almayı marifet saymanın ne farkı var? Demokrasi, karar alamamak ve bu karar alamayışı meşrulaştırmak sanatı mıdır; halbuki ben kendisini her zaman "insanların kendisini içinde gördüğü bir sistemi gerçekleştirebilmek" olarak düşünmüştüm.
Temsili demokrasiye inanmıyorum bir kere, orada netleşelim. Yani tamam teori güzel de, uygulaması neredeyse imkansız. İşte böyle, "milli irade" deyip duran birtakım bıyıklılarla muhatap olur onu da bulunduğu yerden sittin sene alamazsınız.
Fakat demokrasi o kadar becerilemeyen bir şey ki, doğrudan demokrasinin gayet rahat işleyebileceği küçük gruplarda bile artık moda oldu: "Bunu bir sormam lazım."
Lan neyini soruyorsun, seni oraya gönderenler senin "tabanım" dediğin 3-5 kişi değil mi zaten? Bu kişiler seni "ben bilmem sen bilirsin, çünkü demokrat olan sensin" diye görevlendirmedi mi? Sen eğer kendi içinde oluşturduğun sistemi bu kadar kolay kilitleyebiliyorsan, rica ederim bi git, dükkanın önünü kapatma.
İnsanlara inanamıyorum. Hem bir yönetim şekli geliştirdiklerini iddia edip, hem de bu şeklin aslında "yönetmemek" üzerine kurulu olduğunu - ya göremiyorlar, ya da görüp bununla övünüyorlar. Burada derin bir ironi var, demokrasi aslında bir yönetim şekli, ama yöneticiler "yönetmemekle" gurur duyuyor. Allah'ım çok salaksınız gerçekten.
Bakın sevgili demokrat (!) arkadaşlarım, demokrasi karar verememek değil, verilen kararların sorgulanabilmesidir. Şeffaf olmaktır. Gizlinin saklının olmaması, insanların konuşabilmesi, yöneticilerin hesap vermesi, yönetilenlerin ayrılmamasıdır.
Eğer sen, bak devletten de bahsetmiyorum ha, herhangi bir kurum ya da grubun başına geçip de, yetki alanında olan bir karar için işi hem de tam bitmek üzereyken "ay benim bunu sormam lazım" noktasına getiriyorsan, yönetim erkinden emin değilsin ve alacağın kararın hesabını da veremeyeceksin demektir. Halbuki temsili demokrasi, yöneticilerin temsil etmeye ve yönetilenlerin de kendilerini temsil edecek olanı seçmeye yetkin olmaları idealine dayanır.
Şimdi sevgili gerizekalı kardeşim, belli ki sende böyle bir yetenek yok. Yine belli ki, insanlar seni seçtikleri için eksiklenmiyorlar, yani seçmende doğru düzgün gelişmiş bir algı da yok. Yani senin adına demokrasi dediğin şeyin, aslında o mağarayla alakası yok.
Kalkmış bana hala "sormam lazım" muhabbeti yapıyorsun.
Karar vermekten bu kadar mı korkuyorsun? Canım ya kıyamam.
Dertlerimi "minimize etmek" için entelli ortamlardan zaten bir süredir uzağım. Çünkü beni sinirlendiriyorlar. Bir elitizm, bir ezberlenmişlik, bir klişeleşmişlik, bazen hepsi birden... Ben "gündelik bilgiye" inanırım arkadaşım, düz bir insanım çünkü. Kendi yolumu da bir şeyleri deneyerek oluşturuyorum, "böyle okuduysam demek ki doğrusu budur" gibi soyut cazibe unsurlarıyla değil. Sembolizm beni bozar.
Son takıntım demokratlar.
Kendimi demokrasinin karşıtı ya da ateşli bir taraftarı olarak tanımlamayı uygun görmüyorum, çünkü önemli olan şey hayattaki pratiklerimdir. Bir ilkem olacaksa bunu bozmamam gerekir, kendime o kadar güvenmiyorum. Fakat şundan eminim ki, demokrasideki tehlikeyi fark etmek için elitist olmak gerekmiyor. Çünkü medya diye bir şey var.
Her neyse.
Şimdi biliyoruz ki demokrat olmak çok moda ve bu yüzden çok da büyük bir erdem. Bütün kararları danışarak alıyoruz, uzun uzun istişare ediyoruz filan. Herkes eteğindeki taşları döküyor - ki o da yalan ama neyse. En acele toplanılması gereken durumlarda bile, ah dostum o kadar demokratız ki, armutun sapıyla üzümün çöpü yüzünden ömrümüz gidiyor.
Allahaşkına, demokrasiyi böyle işletmekle, çoğunluğun oyunu almayı marifet saymanın ne farkı var? Demokrasi, karar alamamak ve bu karar alamayışı meşrulaştırmak sanatı mıdır; halbuki ben kendisini her zaman "insanların kendisini içinde gördüğü bir sistemi gerçekleştirebilmek" olarak düşünmüştüm.
Temsili demokrasiye inanmıyorum bir kere, orada netleşelim. Yani tamam teori güzel de, uygulaması neredeyse imkansız. İşte böyle, "milli irade" deyip duran birtakım bıyıklılarla muhatap olur onu da bulunduğu yerden sittin sene alamazsınız.
Fakat demokrasi o kadar becerilemeyen bir şey ki, doğrudan demokrasinin gayet rahat işleyebileceği küçük gruplarda bile artık moda oldu: "Bunu bir sormam lazım."
Lan neyini soruyorsun, seni oraya gönderenler senin "tabanım" dediğin 3-5 kişi değil mi zaten? Bu kişiler seni "ben bilmem sen bilirsin, çünkü demokrat olan sensin" diye görevlendirmedi mi? Sen eğer kendi içinde oluşturduğun sistemi bu kadar kolay kilitleyebiliyorsan, rica ederim bi git, dükkanın önünü kapatma.
İnsanlara inanamıyorum. Hem bir yönetim şekli geliştirdiklerini iddia edip, hem de bu şeklin aslında "yönetmemek" üzerine kurulu olduğunu - ya göremiyorlar, ya da görüp bununla övünüyorlar. Burada derin bir ironi var, demokrasi aslında bir yönetim şekli, ama yöneticiler "yönetmemekle" gurur duyuyor. Allah'ım çok salaksınız gerçekten.
Bakın sevgili demokrat (!) arkadaşlarım, demokrasi karar verememek değil, verilen kararların sorgulanabilmesidir. Şeffaf olmaktır. Gizlinin saklının olmaması, insanların konuşabilmesi, yöneticilerin hesap vermesi, yönetilenlerin ayrılmamasıdır.
Eğer sen, bak devletten de bahsetmiyorum ha, herhangi bir kurum ya da grubun başına geçip de, yetki alanında olan bir karar için işi hem de tam bitmek üzereyken "ay benim bunu sormam lazım" noktasına getiriyorsan, yönetim erkinden emin değilsin ve alacağın kararın hesabını da veremeyeceksin demektir. Halbuki temsili demokrasi, yöneticilerin temsil etmeye ve yönetilenlerin de kendilerini temsil edecek olanı seçmeye yetkin olmaları idealine dayanır.
Şimdi sevgili gerizekalı kardeşim, belli ki sende böyle bir yetenek yok. Yine belli ki, insanlar seni seçtikleri için eksiklenmiyorlar, yani seçmende doğru düzgün gelişmiş bir algı da yok. Yani senin adına demokrasi dediğin şeyin, aslında o mağarayla alakası yok.
Kalkmış bana hala "sormam lazım" muhabbeti yapıyorsun.
Karar vermekten bu kadar mı korkuyorsun? Canım ya kıyamam.
Etiketler:
anarşizm,
çakma entel,
demokrasi,
devlet,
entelektüel,
insan
22 Haziran 2012 Cuma
Kendin yaz kendin oyna, hayat sana güzel.
Devlet, benim pek de hoşlanmadığım kurum ya da kuruluş veya bir şey. Sadece bizimkinden bahsetmiyorum, o yüzden TC filan demedim. Bu kavramdan genel olarak hoşlanmıyorum.
Bu kurum ya da kuruluş, kalabalık bir grup insanın hayatının idare edilmesi - yo dostum, adını doğru koyalım... "yönetilmesi" düşüncesiyle oluşmuş bir şey değil mi? İster bir merkezden, ister yerelliğe ağırlık vererek. Bunu da kanun, yönetmelik, tebliğ, falan fıstıkla yapıyor. Sonra da, vatandaşlarını yazılı ve yazısız kurallar silsilesine uygun yetiştirmek için kendi uygun gördüğü şekilde eğitiyor. Kendi yazıp kendi oynuyor, sen buna muhalefet edince artık Allah ne verdiyse girişiyor sana.
![]() |
| Olduğu bu işte. |
Yaşadığım ülkeden tabii ki şikayetlerim var, allahaşkına bu kadar saçma sapan şeylerin yaşandığı bir ortamdan şikayet edilmez mi?
Yurtdışına gitsem mi diye, hiç ciddi ciddi plan yapmadım ama düşündüğüm oldu. Ama ne yapacağımı bilemedim. Yaşadığım devletin beni "kendine göre" eğitip büyütmüş olmasından dolayı, ne kadar şikayet de etsem, başka bir yerde yaşamak fikri beni "tırsıttı." Çünkü işte böyle büyüyoruz, "Sen sadece ve tamamen buraya aitsin, başka yere gidersen sudan çıkmış balık olursun. Çünkü vatan çünkü millet çünkü zart zurt" gibi birtakım sonradan oluşturulmuş kutsallarla.
Bir de, gideceğim yerde daha mutlu olacağıma pek fazla inanamadım. Çünkü en nihayetinde orası da bir devletti. Şimdikiden daha konforlu olurum belki evet, ama devlet devlettir. Kafasına göre davranmayı kendisinde hak görür. Gittiğinde mutlu olursun, 3 gün sonra bir ekonomik kriz gelir zaten yalan olursun, ondan sonra da hoop muhafazakarlar gelir kazanır, yıllardır yaşadığın yerde belki de ilk defa "ikinci sınıf" görülmeye başlarsın.
Çocuğumun anadili olacak dille bir sorunum yok. Her şey olabilir, biz birbirimizi anlayalım yeter. Ki onun da dili yok.
Bir dili iyi kullanabiliyor olmak hoşuma gidiyor ve sadece Türkçe'yi doğru düzgün kullanabiliyorum. Bir yeri "biliyor" olmak bana kendimi iyi hissettiriyor, sadece buraları biliyorum. Yabancı olmamak hissi büyük bir konfor, bu konforu sadece burada bulabiliyorum. Memleket dediğimiz şey, bu işte.
"Dışarı çıkmaktan" korkuyorum, ama bir yandan da biliyorum ki, çıkıp orada yaşamaya başladıktan sonra yeteri kadar kadar süre geçtiği zaman, "memleketim" orası olacak. Bilmiyorum kafam karışık.
Aha bugün arabuluculuk kanunu da çıktı. Sağlık uygulama tebliği, yine değişti - belki 397838687. defa. Eğitim sistemi, yargı reformu garabeti, bilmem ney... Biliyoruz hepsini, tekrara gerek yok.
Somut olaylardan değil, sistemin kendisinden bahsediyorum. Devletin neyi nasıl uyguladığından değil, bizatihi kendisinden.
28 yaşındayım, öyle ömrünü ülkesine vermiş biri değilim ki zaten buna zamanım da olmadı henüz. Olsaydı da vermezdim, o ayrı. Ama ben yaşam kalitemin bu kadar yerlerde sürünmesini istemiyorum kardeşim.
![]() |
| Kadın anam |
Kendi işimi de yapamıyorum, param yok.
Muhtemelen bi 20 yıl kadar ev sahibi olamayacağım, param yok.
Oğlum olsa “seve seve” askere göndermek zorundayım, param yok, olursa da kesin başka bir yerlere gitmesi gerekecek.
Ağır hasta olsam, devlet hastanesinden Allah korusun, ama özele de param yok. Zaten tam gün yasasından sonra doktorlar ne yaptılar bilmiyorum, istifa etseler haklılar.
Plansız bir hamileliğim olsa, aldıramam, yasak olacak. Bu işi yurtdışında yapmak için de param yok.
Zaten yurtdışına seyahat amaçlı da gidemiyorum, yine param yok.
Çocuğum olsa, yine devlet okulundan da Allah korusun, ama özel okula da param yok.
Hadi evsahibi olamamak benim beceriksizliğim diyelim. Ama diğerleri? Ben neden oğlumu askere göndermek, çocuğumu devlet kafasıyla yetiştirmek, eğitimimi istediğim gibi sürdürememek, iyileşmek için bu kadar parayı gözden çıkarmak zorundayım?
Neden, dünyada gördüğüm yerler artsın diye, kendi ülkeme dünya kadar pasaport ücreti, gideceğim ülkeye bi ton vize masrafı ödüyorum? Ha tabii o ülkeye "ya vallahi iyi bi insanım bak tanısan kesin çok seversin" diye şirinlik yapma kısmı var. "Allahaşkına beni ülkenize alın ne olur" diye ağlamak gerekiyor.
Yani bu devlet, kimin olursa olsun, neticede sinir bozucu bir şey. Daha çok buradan bahsettiysem, en iyi burayı bildiğimden. Yoksa, Avrupa'nın hali de pek parlak değil, ABD zaten ABD, Afrika zaten aç, Asya desen komple acayip.
Hem zaten, buranın "devlet" olduğu son yılları yaşıyor da olabiliriz. Çocuklarımızın bir derebeylikte yaşama ihtimali var zira.
Son olarak, "herhangi bir devlette yaşayarak, nasıl anarşist olunmaz ki?"
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





