17 Nisan 2013 Çarşamba

Sağlık reformunun simgesi olarak Dr. Ersin Aslan


Bugün Dr. Ersin Aslan'ın görevi sebebiyle öldürülmesinin yıldönümü. Doktorlar iş bırakma eylemi yapıyorlarmış, gazaları mübarek olsun. Mesleği ya da ülkeyi komple bıraksalar haklılar, yine bir günle yetiniyorlarsa vatandaş olarak teşekkür ederim.

Ben size bir şey diyeyim mi, ülkenin son on yılından belki de en çok bu doktor milleti çekti. Bir de avukatlar. (Avukatlardan bahsetmeyeceğim, keep calm and read on.)

Evet, doktorların burnu büyük olanı çoktur. Evet, çok çılgın paralar kazanabiliyorlar, feci kaymak tabaka yaşayabiliyorlar, bir "bembeyaz Türklük" algısı oluşturmuşlukları var. - bu kısımlar aynen biz avukatlarda olduğu gibi. İnkar etmenin alemi yok.

Fakat son on yılda, itibarsızlaştırılmak için elden gelenin arda konulmadığı iki meslek varsa, yine bu iki meslektir.

Sağlık reformu filan deniyor, efendim istediğimiz hastaneye gidebiliyoruz bilmem ne. Kardeşim sen bunun aslında ne olduğunu hiç bir doktora gidip de sordun mu? Tıp fakültesi hocasına "hocam sen ne diyorsun bu konuda?" dedin mi? Yok. Tamam çok güzel, sağlık elbette herkes için ulaşılabilir olmalıdır. Fakat sağlık meslek mensupları, herkese her an hizmet verebilecek şekilde çalışabiliyorlar mı? Buna zaman, kafa, teknik donanım, personel var mı? Sen eskiden x hastanesine gidemiyorken, o hastanedeki doktor bütün gün ayak uzatıp keyif mi yapıyordu? Allahaşkına gerçekten böyle mi düşünüyorsun?

Bu reform denen nane, insanların gittiği yer dışında, hangi somut koşulu iyileştirdi?
İlaçlar daha mı kolay bulunuyor - Hayır, aksine.
Daha mı az hasta oluyorsun - Asla. Koruyucu sağlık önlemi mi, o nedir?
Daha mı çok doktor var artık - Yoo, yani benim bildiğim kadarıyla ortalık doktordan yıkılmıyor.
Hastaneler birden muhteşem ortamlar mı oluverdi - Ne münasebet. Ahah aşkolsun olur mu öyle şey.

Sadece, trafiğin akışı değişti. Tekrar ediyorum, isteyenin istediği yerden sağlık hizmeti alması elbette iyi bir şey. Fakat yok, bu imkanlarla ortada hizmet filan yok. Haliyle, istediği hastaneye büyük hayallerle gidip de hiçbirine kavuşamayan vatandaş içindeki öfkeyi bastıramaz oldu.

Ha peki devlet ne yaptı, sanki muhteşem işleyen bir sağlık sistemimiz ve bilinçten yıkılan bir toplumumuz var gibi, doktorlara performans sistemi getirdi.

Performans sistemi, doktorlar kadar vatandaşlara da hakarettir. Net. Kesin. Sarih.

Doktor dediğin teknisyen değildir, peki hasta dediğin makine midir? İnsan bedeni bir excel tablosu, reçete de formül satırı mıdır? Performans ne ya, allahaşkına sağlıkta performans ne?

Efendim doktorlar hastaya insan muamelesi yapmıyor. Evet yapmayanları var, lan gerizekalı bu ülkede senin seçtiğin başbakan sana insan muamelesi yapmıyor. Gücün ona yetmiyor da gelip doktoru mu dövüyorsun? Senin eşinin çocuğunun ilacını bulamayışının sebebi doktor mu?

İnsanlar, performans sisteminden sonra -kusura bakmayın ama- bariz şımardı. Evet doktorlar hastalara doğru düzgün davranmak zorundadır, buna mecburdur, hastasına iyi davranmayan doktor insan değildir. Ama kalkıp da, doktorun karşısına "insan kaynakları müdürü" gibi çıkmak da pek insanca değil. Ben bir avukat olarak, terbiyesiz müvekkile "Seni savunmayacağım, git önce efendilik öğren" diyebilirim, bu benim mesleki hakkımdır. Hiçkimse de beni hiçbir yere şikayet edemez. Aynı hak, doktorların da olmalıdır - ki aslında vardır ama yalan oluyor.

Doktor bana yanlış ilaç verdi - Pardon ya, senin de 10 sene boyunca tıp okuduğunu bilmiyor zaar, yanlışı anlayacağını düşünmedi.
Doktorun uyguladığı tedavi beni iyileştirmedi - Pardon ama sen de yüzbin bakımını yaptırmamışsın yaaneee...
Doktor benim ilacımı yazmadı - Zorunda mı? Ha en çok buna bayılıyorum, bu ne demek ya? Muayene olmadan ilaç yazdırmak istiyor, sonra doktor yazmadı. Yazsa mıydı?

Toplum olarak, hak kullanma pratiğimiz gelişmiş değil. Evet, herkesin herkesi şikayet hakkı olmalı. Doğru. Bu teoride hiçbir yanlışlık yok. Fakat bunun sosyal çözümlemesini iyi yapmalısın. Bir ev kadını düşün, hayatında kocası dahil kimse ona "şikayetin nedir" dememiş. Stres atma anlayışı, toplu hale Su Gibi izleyip adamlara kızmak, ya da Hürrem'e küfretmek. Sen bu insana, kossskoca doktoru "değerlendirme" hakkı veriyorsun - off rüya gibi. Adamın hayattan tek beklentisi akşam metrobüste güzel bir genç kızın arkasında yer bulmak, ama sen buna diyorsun ki "doktoruna not ver." Aman Allahım sen kocaman bir çılgınsın.

İşte böyle olursa, Ersin Aslan gittiği yerde maalesef yalnız kalmayacaktır.

17 Nisan eylemi de, keşke doğru düzgün destek bulsa, insanların merakını celbetse, uyku tünek bilmeyen asistanların hali için biraz üzüntü yaratsa... dediğim eylemdir. Ha bir de asistan meselesi var evet. Ya harbiden bazen çok sinirleniyorum, kendi çocuğu iki saat az uyusa ömründen ömür gider, ama 36 saat ayakta kalan çocuktan düzgün hizmet bekliyor. He annem, senin bal börekle beslediğin ve zaten babasının dükkanında oyalanarak zaman geçiren -muhtemelen hayatında iki satır yazı okumamış- çocuğun çok kıymetli vatandaş, ama asistan doktor bildiğin köle.

Öf ne bitmez sinirim varmış.

Ben sizi seviyorum doktor arkadaşlar. Anlamaya da yaklaştığımı düşünüyorum. Çünkü çok benzer şeyleri biz avukatlar da yaşıyoruz.

Eyleminiz hayırlı uğurlu olsun.

15 Mart 2013 Cuma

İnsan sevme sebeplerine giriş

Selam,

Geçen yine hasta oldum üzerinize afiyet, ateşim çıktı filan. Ama neyse ki, bu sefer evde Özlem ve gelip ziyaret eden Koray vardı.

Zaten gözlerim yanıyor, hiçbir şeye halim yok, koltukta hiçbir işe yaramadan oturuyorum; etrafımda iki insan birden olunca feci mutlu oldum. Ben de "madem mutlu oldum ağlayayım o zaman" diyerek ağlamaya başladım. Koridorda'da görmüşsünüzdür belki, ben sinirlenince ağlarım; işte böyle "Ne güzel insanlar var lan benim çevremde" hissine kapılınca da ağlayabiliyorum. İkisi de özünde, yetersizlik hissine dayanıyor. Biri sinirlendiğim şeyi ortadan kaldıramamanın, diğeri gördüğün güzelliğe layıkıyla karşılık veremeyeceğini düşünmenin verdiği yetersizlik.

O an halim olsaydı, Özlem'in geçen gün Melih'e söylediği "Abicim bir insanı zaten yapması gerekenler üzerinden sevmeyin" sözüne cevap verecektim.

Özlem tabii ki haklısın, tabii ki insanları zaten olması gerekenler üzerinden değerlendirmek "teoride" pek mantıklı görünmüyor ama... Bu "gerekenleri" yapan da yok ki doğru düzgün. Mesela senin - benim hayatlarımızda neden o kadar az insan var?

Kişisel tarihlerimiz, arayıp "Aaa hasta mısın, tamam o zaman iyi akşamlaaar..." diyenleri de biliyor. Hastayken, taşınırken, bir şeylere yetişirken, yetişemezken, sıkıntıdan uyuyamazken, halin nedir diyenimizin olmamışlığı çoktur. Burada arabesk yapmıyorum, çoktu da ne oldu, hiçbir şey. Hayatımızda olan biteni unutmayalım diye söylüyorum.

Hayatımızdaki insanların çiğliklerini çok yuttuk, aman kötü olmayalım diye. Ki o zaman için doğrusu da oydu, bunu da tartışmıyorum. Canımız istemiş yapmışız. İnsanların hatalarını görmemek, kişinin en çok kendisine yaptığı bir iyilik çünkü.

Gerilim yaratmak yerine "insanlık hali" deyip geçmemizin bir sebebi, o stresten asıl kendimizi korumak idiyse; diğer sebebi de hatayı karşımızdakine konduramamamızdı (Cümle uzun oldu ama affedin, kısaltmaya kıyamadım.)

"Boş bulunmuştur, o an düşünememiştir, yoksa yani özünde iyi bir insan." demek çok kolay bir şey çünkü. Hem büyüklük göstermiş, hem de yanlış değerlendirme yapan biri olduğunuz gerçeğini halının altına süpürmüş oluyorsunuz. İnanılmaz. Kişisel tatmin yolunda başkasının kusuruna muhtaç olduğumuz gerçeğini örtmek için muazzam bir teknik.

Sonra da, insanların bizim "insanlık hali" deyip geçtiğimiz hatalarının farkında olmamasına kafayı taktık. "Ben bu kadar idare ediyorum, elemanın ruhu duymuyor!" noktasına geldik. Bu kaçınılmazdı, çünkü her sinir bir yere kadar dayanır. Kendi erdemimizin geri bildirimini almamak artık kaşımızı gözümüzü oynatmaya başladı. Ya da belki, daha da sinir bozucu olanı, o insandan "beni anlamıyorsun :/" tribi yedik. İşte orada, insanın şöyle ağız dolusu "YARRAAMI ANLAMIYORUM PEZEVENGİN EVLADI!" diye bağırası gelmiyor mu allahaşkına?

İnsan ilişkilerimizin özü - özeti budur. Bu işler karşılıklı tahammülle yürür. İdare edeceğiniz ne kadar az şey olursa, o ilişki o kadar uzun sürer.

O yüzden, "olması gereken" dediğimiz şey aslında çok kıymetli. Çünkü zaten hayatımızdaki temel sorun bu; olması gerekenin olmaması. Olsaydı, zaten hayat bayram olacaktı ve şu an hepimiz birbirimize aşık olacaktık.

Hasta insanı ziyaret etmekten yine ontolojik sorunlara geldik ama, bence ilişkilerin özü budur. Sen, hayatında olduğunu söylediğin insanın "o an" gerçekten yanında mısın? Samimiyet, iyi niyet, vefa, dürüstlük, bunlar bence hep bu sorunun cevabıyla ölçülmesi gereken şeyler.

Alakasız görünüyor ama değil, insanların (özellikle ergenlikte) dikkat çekmek için kendilerine zarar vermelerinin altında da bu var. "Acaba gerçekten değerli miyim, ailem gerçekten benimle ilgileniyor mu, arkadaşlarım acaba beni seviyorlar mı..." gibi kaygılarla yapılıyor hep onlar. Bu dönemde istedikleri cevabı alamamış olan insanlar da büyüyünce başkalarının kalbini kırıyorlar haliyle. Halbuki biz, kalp kırmayı onlara da konduramamış oluyoruz.

Netice olarak, tamam sırf "özünde iyi biri" diye sevmeyelim, ama olması gerenin kıymetini de göz ardı etmeyelim. Bir kenara yazalım ki, kişiler arasındaki her sorun her sıkıntı çözülür ama, zor zamanda yalnız bırakmak pek unutulacak bir kazık değil.

Çav bella,
Göksun.

11 Şubat 2013 Pazartesi

Amerika: Göçmen tanrılar ülkesi

Selam,

İlk dönem biter bitmez, "arada ne okusam kâr" diyerek romanlara sardırdım. Beş roman bitti, beş dediğin yedi de olurdu ama bir süre Türkçe roman yerine İngilizce dergi, makale vs. okuyayım diyorum.

Geçen yazıda Neil Gaiman'dan, Amerikan Tanrıları'nı henüz okumadığım şerhini düşerek bahsetmiştim. Artık o tanrıları da okuduğum için biraz daha konuşmanın vakti geldi.

Gaiman, çok övülen, yere göğe konamayan, Amerikan Tanrıları üzerine hem Hugo hem de Nebula ödüllerine layık görülmüş bir yazar. Kitaplarının arka kapakları zaten yeterince merak uyandırıcıydı, bir de sözüne değer verdiğim arkadaşlar kendisini övünce, bu kitabı okumak kaçınılmaz olmuştu.

İthaki'nin bu çevirisi düzgün.
Vakıf gibi değil.
Fakat gelin görün ki, bilimkurgu edebiyatının en saygın ödüllerinin bu kitaba verildiğini görmek insanı hüzne salıyor. Bilimkurgu yazımı bitmişse demek ki... (Sonradan gelen edit: Bunlar fantastik edebiyata da veriliyormuş. Peki, tatmin olmadım çünkü ben bunun saf fantastik olduğunu da düşünmüyorum, ama tamam o zaman.)

Baştan anlaşalım, tamam NG gerçekten çok kıymetli bir yazar ve AT gerçekten çok başarılı bir roman. Bunu zaten aşağıda da uzun uzun yazacağım. Fakat lütfen ısrar etmeyin, bana AT bilimkurgu romanıdır dedirtemezsiniz. Çünkü değil.

Amerika "gerçekten ilk kez" ne zaman keşfedildi? Keşif kavramının "bizim için" olduğunu, zaten mevcut olan ve üzerinde yaşanan bir yerden bahsettiğimizi neden hep unutuyoruz? Kolomb'dan önceki binlerce yılda, insanlar nasıl yaşadı? Yeni yerleşimciler oraya dinleriyle beraber gidince, mevcut tanrılara ne oldu? Amerika varlığını yeni tanrılarıyla sürdürürken, gün geldi o tanrılar da unutuldu, peki o zaman ne oldu?

Kitap, özetle bu soruları sorduruyor. Bunların hiçbirini ben kendim çıkarmadım, zaten metnin kendisinde olan şeyler hepsi. Fakat hepsinin cevabını bulamıyorsunuz.

Anlatım genel olarak dağınık ama kitap zaten "bilimkurgu" olmadığı için dağınıklık da eleştiri konusu olmaktan çıkıyor. Peki bilimkurgu değilse nedir derseniz, "fantastik yeraltı" diyebilirim. Fantastikliği tanrılardan, yeraltılığı   anlatımından ve anafikrinden geliyor. Kitabı okurken, kendimi biraz daha çalışılmış ve "nezih" bir Chuck Palahniuk okuyormuş gibi hissettim.

Apartman köşelerinde unutulmuş hallerde yaşayan ya da fahişelik yapan tanrılar ve tanrıçalardan bahsediyoruz. Paskalya, Odin, Horus gibi pek çok mitolojik tanrının, 21. yüzyılın Amerikasındaki unutulmuşlukları ve "mitoloji olmuşluklarını" okuyoruz. Yerlerine ise medya ve alışveriş merkezi tanrısı gibi tanrılar yerleşiyor.

NG'nin kendi sitesindeki kapak.
Durumu özetliyor.
Yalnız Gaiman, tanrıların çok meşhur bazılarından söz etmeyi ihmal etmiş. Eski Yunan ve Roma olayına hiç girmemiş - bu bana enteresan geldi. O kadar büyük bir tanrı kategorisini atlamış olamaz, bunun mutlaka bir sebebi vardır ama ben bilemedim. Belki de Amerikan yerleşimcileri arasında o halklardan pek kimse yoktur, bilmiyorum. Ama kitaptaki eksiklikleri belli oluyordu.

Kızılderili tanrıları üzerinde çok daha fazla durulması gerektiğini düşünüyorum. Bu konuda daha fazla yorum yapmayayım. Kitabı okumamış olanlara ayıp olur, ama okumuş olanlarla ayrıca konuşuruz. Sadece şunu söyleyebilirim, Kızılderili tanrılarına ilişkin bu ihmal, kitabı gerçekten eleştirdiğim tek yer. Verilmek istenen anafikri eksik kılıyor. Kitap bir yandan Amerika'nın ilk yerleşimcilerine "burayı siz icat etmediniz, sadece buldunuz" diyor. Fakat öte yandan, keşiften önceki tanrılardan bahis son derece yavan kalmış. Gaiman, eleştirdiği bu önkabulden aslında kurtulamadığının farkında değil.

Eski tanrılar unutulmuş olmaktan dert yanıyor, ama sevgili Odin, sen unutulup unutulmadığını neden sadece Amerika'ya göre değerlendiriyorsun? İskandinavya'nın tamamı mı Amerika'ya göçtü, sizin memlekette hiç mi adam kalmadı?

Peki ben bir kitaptan ne beklerim ve Amerikan Tanrıları bana bunu verdi mi?

- Kasmayan üslup
- Bildiklerimize eleştirel / satirik / şüpheci bakış
- Enteresan bilgiler
- Fantastik ya da bilimsel kurgular
- Alternatif gelecek tasarımı
- Bu tasarım ekseninde, zamanımızı ve geleceği sorgulama imkanı. Sosyal ve ahlaki bir sorgulamadan bahsediyorum.

600 küsür sayfalık kitap beni ancak 200 küsürüncü sayfada sardı. O sayfaya kadar, hiçbir şeyin ne ve neden olduğunu bilemedik. Dağınıklık ve üslup konusunda bunu kayda değer görüyorum.

Diğer beklentiler konusunda, alternatif gelecek tasarımıyla ilgili olanları hariç, diğerlerinin sağlandığını söyleyebilirim. Tamam sosyal ve ahlaki sorgulama da yapıyorsunuz ama... bu kadarını yeraltı edebiyatı da yaptırıyor. Aynı şeyleri ben Fight Club izlediğimde zaten düşünmüştüm, üstelik çok daha sert ve ağır bir şekilde. Doğrudan insanın "kendisine" dokunan bir yakıcılıkla. Bu anlamda, gerçekten enteresan ve iyi bit kitap okumuş olsam da, Amerikan Tanrıları'ndan beklentim açıkçası daha yüksekti.

Bir de, kitabın italikle yazılmış yerlerinde bazı heceler ayrık yazılmıştı, bunun sebebini anlayamadım. Önce "baskı hatasıdır" dedim ama baktım ki tüm italiklerde öyle, hata olmadığını düşündüm. Belki Hristiyanlığın kutsal metinlerinde öyledir, bilmiyorum.

Netice olarak iyi kitaptı, okuduğum iyi oldu. Ara Dünya kadar yavan ve içi boş değildi. Kendimi çizgi film değil, bir kara film izliyormuş gibi hissettim. Film demişken, kitabı okurken Çarşamba'yı hep Ed Harris olarak düşündüm. Yakıştı bence.

Neredeyse unutuyordum; eğer İngilizceniz yetiyorsa bu kitabın orijinalini okuyun. Kelime oyunları filan, çeviri okumanın keyfini düşürüyor. Ben kendime güvenmediğim için Türkçesini okudum, sonra da İngilizcemi geliştirmeye karar verdim.

Çok sevgiler,
Göksun.

7 Ocak 2013 Pazartesi

"Arada kaldıııım, taam aradaaa..."

Annem, bizim ailedeki kitap okuyuş halini aç insanın yemek yemesine benzetir. Ödevlerle işim biter bitmez soluğu Penguen Kitabevi'nde almak, işte böyle bir açlığın ifadesiydi.

Aklımda belirli bir liste olmaksızın girdim. Wobbit,  Biz ve Ara Dünya'yı alarak çıktım.

Neil Gaiman, uzun zamandır merak ettiğim ve sözüne değer verdiğim arkadaşlarımca beğenilen bir yazar. Nitekim daha önce pek çok kez niyetlenip okuyamamışlığım da var. "O gün işte bugün..." diyerek, Ara Dünya'dan başlamaya karar verdim. Bunun için sebeplerim var; bir kere henüz bilmediğim bir yazarın "en ucuz" kitabından başlamak bana mantıklı geldi. Pintiliğin bu kadarını lütfen mazur görün, evde büyük umutlarla alıp da okuyamadığım bir sürü kitap var. Amerikan Tanrıları ile başlamayı inanın ki çok isterdim, ama küçük ve ekonomik bir kitapla başlamak bence daha makul.
Kapağı orijinal sanmayın.

Ara Dünya'nın, yazarın en iyi, en meşhur, en fantastik, en bilinen... kitabı olmadığını biliyorum, tek amacım diğer kitaplarını almaya değip değmeyeceğine dair bir his edinmekti. Sonuç olarak evet, en az bir Neil Gaiman daha okuyacağım ve kendisi hakkındaki fikirlerim ancak o zaman daha sağlam olacak. Fakat şimdilik, şunların bir köşede kayıtlara geçmesi gerekiyor:

Başıma bir şey gelmeyecekse ve Neil Gaiman'ın her eseri gerçekten böyleyse... neyse dayak yemeyeyim.

Eserin kurgusal değeri gerçekten çok yüksek. Belli ki çok çalışılmış, çok düşünülmüş ve devasa bir yaratıcılığa dayanıyor. Öncelikle bu konularda hiçbir "beğenmezlik" içinde olmadığımı net olarak belirteyim.
Yapılmışı var.

Olay şu ki, kahramanımız Joey Harker bir gün şehrin içinde kaybolur. Bir sis bulutunun içine girer, çıktığında ise bambaşka bir yerdedir. Otobüse atlayıp evine gider, fakat o ev artık, kahramanımız sanki hiç var olmamış gibidir. Sisin içinde yürüyeyim derken birden bambaşka bir paralel evrene geçtiğini anlarız ve olaylar gelişir.

Fikir şahane, dünyalar çok çeşitli. Fakat üslup o kadar "popüler kültür ürünü" ve tüm metin o kadar "mesajsız" ki... Ben bu kitapta biraz daha beceriksiz bir Harry Potter'dan başka bir şey görmedim. Tamam çok rahat okunuyor, 214 sayfalık kitap yağ gibi akıp gidiyor, ama sonuç? Hiiç, öyle takıldınız geçti gitti.

Aa, bizim ağlayan çocuk?
Kahramanımız Joey, o hep dalga geçtiğimiz Amerikan cümleleriyle konuşuyor. Siz bir paralel evrende biriyle karşılaşsanız, o kişi size başınıza gelenleri anlatıyor olsa, elinizi T yapıp "Hey dostum biraz mola ver ha!" der misiniz? Bir an kötü adamlara "Hey dostum senin derdin ne ha? Canın cehenneme dostum tamam mı, canın cehenneme!" diyecek sandım, bir o eksik kalmıştı.

Bir bakışın "Tanrı'yı görmüş spanyel cinsi bir köpek" gibi olması beni gerçekten ilgilendirmiyor. Nitekim "zorlama" istesem gider Hasan Ali Toptaş okurum.

Bence bu Harker, kendini 15 yaşında bir çocuktan ziyade Seinfeld falan sanıyor; mesela "bazen brokoli sapını elinizde yeterince çevirdiğinizde onu yemediğinizi anlamayabiliyorlarmış." Ahah çok alemsin vallahi. Bunlar Hugo ve Nebula ödüllü bir yazarın değil, yazmayı yeni öğrenmiş herhangi bir Amerikan kolejlisinin cümleleri olmalı. Gerçi Joey Harker de on beş yaşında bir Amerikalı ama biz bunu Neil Gaiman beklentisiyle almıştık; nitekim her on beş yaşındaki Amerikalı Hugo ödülü almıyor.
Bu fena değil.

Kitaba ilişkin diğer bir unsur, son yüzyılın popüler kültürüne çok fazla atıfta bulunması. Öyle ki, eğer Gaiman'ın her kitabı böyleyse, bence insanlar kendisini değil atıflarını anlamış olmanın verdiği hazzı seviyor. Kitaptan alınan duygu iyi edebiyata değil, bir şeyleri anlamış olmanın verdiği ego tatminine ilişkin.

Star Wars, Merlin, "101" şeklindeki ders kodlamaları, teker teker not almadım ama bu tür bir sürü şey kullanılmış. Hele bir yerde, "Altiverse, senin bugün kırmızı yerine yeşil çorap giyme kararına göre bir cesur yeni dünya yaratmayacak" cümlesi var ki, ouuvv, Aldous Huxley bir romanda böyle anılmış olmamalıydı. Frankenstein da anılmıştı ve ben Mary Shelley için de dertlenmiştim ama şimdi cümlesini hatırlayamadım.

Bence en güzel bu.
Kırmızı - yeşil ayrımının bir yere atıf olup olmadığını ise açıkçası bilmiyorum, fakat bana kaçınılmaz olarak Matrix'i hatırlatıyor. (Oradakinin hem mavi hem de bir hap olduğunu biliyorum ama çağrışım serbesttir, engellenemez.)

Peki "Kafamda altmış gerçeklik düzleminde konuşulan bütün dillerde yüzlerce sözlüğü kapsayan en son sürüm bir Merriam - Webster çipi olduğu halde, söylediklerinin hepsini anlamakta güçlük çekiyorum" cümlesine ne diyorsunuz? Ben bir edebi eser cümlesindense Twitter laf atmasına daha çok benzettim. C3PO'nun kulakları çınlasın.

Ben biraz huysuzumdur, küçük şeylere anlamsızca anlam yükleyebilirim. Yine bu blog'un bir yerlerinde bahsetmiş olsam gerek, tutarlılık takıntım var. İşte bu takıntı sebebiyle, böylesi bir kurgunun atıflarının da düzgün olmasını beklerim. Fakat Michalengelo'nun Davut heykeline "resim" denmesi, bu beklentileri biraz havada bırakıyor. Ayrıca da uygulamalı sihir dersinin kodu "sihir 101" olmamalıydı.

Tamam da hiç mi bilim yok? Elbetteki var, o da şu cümle: "Newton fiziği kesinlik taşıyan bir yasadan çok bir öneridir." Koca kitabın dayandığı temel, işte buyrun size tek cümle. Durduk yerde Newton'a da ayıp olmuş.

Özetle, bence bu kitap, Gaiman'ın "İşte ben bunları bunları bunları hep biliyorum ve gördüğünüz gibi hepsini bir kitapta toplayabilirim" gösterisi olmuş. Umarım diğerleri öyle değildir.

Bugün ise Biz'e başladım. Henüz 23. sayfadayım ama "dolu" eser kendisini daha önsözünden dahi belli ediyor zaten.

"Birisini öldürmek yani, insanın yaşam süresini 50 yıla indirmek suç, ama insanın yaşam süresini 50 milyon yıla indirmek suç değil. Peki komik değil mi? Bizim on yaşındaki Numaralarımıdan biri bu mamtematiksel ahlak problemini yarım dakikada çözebilir; fakat onların bütün Kant'ları bunu çözememiş (çünkü Kant'lardan hiçbiri toplama, çıkarma, bölme ve çarpmaya dayanan bilimsel etik sistemini oluşturmayı akıl edememiş.)"

Evet biri fantastik (?), diğeri distopya. Türleri farklı iki eseri kıyaslamak çok anlamlı değil.

Fakat örnek olsun diye buraya koymak istedim. Sorgulama ve atıf böyle yapılması gereken bir şey. Zira elimizdekileri gelişigüzel savurunca oluşan bütün, o kadar da düzgün olmuyor.

Çok sevgiler,
Göksun.








27 Aralık 2012 Perşembe

Feysbuk duyarlısı, İstakram gurmesi, Tivitır filozofu, kodumun gerizekalısı.

Aslında bugün çok işim var, ama yazmazsam ölüyorum.

Bir süredir, içimde biriken sinirden rahatsızım. Bunun birçok sebebi var, fakat sebeplerden biri de sosyal paylaşım kavramının "başka taraflardan" anlaşılıyor olması.

Önce kendimden bahsedeyim, ben bir iletişim bağımlısıyım. Yeni değil, hep öyleydi. Birinin paylaştığı enteresan bir fotoğrafı görmek hoşuma gidiyor. Sosyalleşiyormuşum gibi geliyor, tanımadığım insanlarla sohbet edebilmeyi çok değerli buluyorum. Nitekim gerçekten çok güzel insanlar tanıdım bu şekilde, çok da iyi oldu. Sorduğum bir şeyin yanıtını tanımadığım insanlardan almak bana kendimi büyük bir dünyada yaşıyormuşum gibi hissettiriyor.

Derken, bu sosyal mecraların sinir bozucu tarafına gelelim.

Twitter, Facebook ve Instagram aslında iyi şeyler. Reklamdan tutun, istediğiniz herhangi bir şeyin mizahını herhangi bir şekilde yapmaya kadar, bir milyon tane amaç için kullanabilirsiniz. Instagram kullanmayışımın sebebi buna karşı olmak filan değil, telefonuma kurmadım. Bende PicsArt diye bir şey var, ona da elim alışmadı; çünkü telefonum yeteri kadar iyi değil bu konuda.

Twit'lerin çoğunun aslında hiçbir şey söylemiyor olması bence eleştirilecek bir konu değil. Söyleyecek sözü olan zaten mecrasını buluyor. Tek mecra olarak 140 karaktere razı olmak insanın başka harfi olmadığının ikrarıdır bence. Bununla ilgilenmiyorum. Adam demek ki o an canının sıkılmış olmasını çok önemsemiş, kime ne ki bundan? Önemseyecek başka bir şey bulamamıştır, ne yapalım dövelim mi?

Fakat kimi "altmetinli paylaşımlar" kadar kendiyle çelişen şeyler düşünemiyorum.

Siz bekar evlerinizde ne bulursanız yiyor olabilirsiniz, fakat ben gördüğünüz gibi şatobriyan yiyorum, nasıl okunup yazıldığını bilmiyor olmam sorun değil. Çünkü ben yiyorum, siz değil.
Öyle çok kitap okuyor ve film izliyorum ki, entellikten ölebilirim. Hele arabamdan hiç bahsetmeyeyim.
O kadar şairaneyim ki, edebi ruhumun inceliğinden delirecek gibi oluyorum.

Geçen yine elitiz arkadaşlarla... Ama nasıl trafik var... Bıraktık arabayı, köşede bir dürümcü bulduk, karnımızı orada doyurduk.... Dürümcü bize "buyur abla" dedi. İnsanların telaşı, bir arada yemenin samimiyeti, dürümün içindeki soğanın buğusu, maydonozun ılgıt kokusu, ... Halka karışmak öyle iyi geldi ki... Elitistlik de zor...

Ya böyle göründüğünüzün gerçekten farkına varmamış olamazsınız ya yapmayın.

Yazar Twiteranski, son eserinde fotoğraf sümüklü çocuklarının başka bir gezegene göç ettiği, fotoğrafçıların kimliksizleştirilip ötekileştirildiği bir dünya kurgulamış. Nitekim hayatım bu edebiyatı okuyarak geçti, hep bunu vurgulayayım ki başka tarafıma bakma ihtiyacı duymayasınız.

Bunun dışında dinleyip izlediklerimi de paylaşıp duruyorum, siz hala benim muhteşem entelektüeliteme ikna olmuyorsunuz :/

Şimdi bu twit'ler ve fotoğraflar, bireyselliğin ve bireyin mülkiyetinin yüceltilmesi olmuyor mu? Çünkü övünülen unsurların neredeyse hepsi bir mülkiyet meselesi. Zaman geçirmekle övündüğünüz şeyler her zaman fazla bir mülkiyet gerektirmiyorsa da, onlarla zaman geçirebiliyor olmanın kendisi zaten bir ekonomik rahatlığa işaret etmiyor mu?

Üstelik bu havanızı, size tamamen ailenizin ya da bir başkasının sağladığı imkanlara borçlu değil misiniz?

Diyelim ki değilsiniz. Madem bu hayatınız için o kadar emek sarf ettiniz, madem emeğin değerinin son derece farkındasınız, kendinizinkini bu kadar nimetten saymanızın dayanağı  nedir?

Mesela ben de doktoradan çok bahsettiğimi fark ettim, sonra da bundan rahatsız oldum. Bu ne lan dedim, birincisi benim doktora dışında bir hayatım yok mu (aslında yok) hem de ne oldu yani doktoraya başlayınca adam mı oldum? Dünyanın bu eğitimi alan ilk ya da son insanı mıyım, bu mudur?

Fakat görülüyor ki, toplasan 3-5 kitap okumuş ve sorsan onları da yarım yamalak anlamış olan biri, bunların fotoğrafını çekip yayınlayınca allame-i cihan oluyor. Yiyip içmekten bahsetmek insanı gurme yaptığı gibi, kedi köpekten bahsetmek duyarlı, iş güçten dem vurmak işini iyi yapan bir insan olduğunuz anlamına geliyor. Mülkiyetinizden bahsetmenin oluşturduğu hiçbir olumlu imaj bulamadım, kusura bakmayın.

Kediye köpeğe olan bu duyarınız ise, apartmanınızın kapısında yatan bir köpek gördüğünüzde birden yok oluyor. "Hoşt!" diyorsunuz hayvana, ya da "Aşkım ya nolur kovala şunu, yoksa apartmana giremem ben yhaa offf :/" deyiverip tüm formatınızı baştan yaratıyorsunuz.

İnsan elbette paylaştıklarının bileşiminden oluşur. Fakat bunlar insanın çekirdeği değil, çekirdeğin etrafında dönen elektronlardan ibarettir. Sadece bunlardan söz edince, bir çekirdeğiniz yokmuş hissi veriyorsunuz. Bilin istedim.

Ailenizin huysuz ihtiyarı,
Göksun.









18 Aralık 2012 Salı

Dilbilgisi saplantılıyım ama neden bir sor.


Ben imla ve ifade konusunda saplantılıyım ya, işte bunun sebepleri var.

Dün Türkçeden "şey" kelimesini çıkarsak neler olacağıyla ilgili yorumların arasında bayağı zaman geçirdim. Biraz önce de kendi yazdığım bir yazıdaki "ya" kullanımına bakıp "Şey kadar ya da çok hayati bu dilde" diye düşündüm. Olaylar gelişti.

Şimdi kalkıp "Türkçe muhteşem bir dil, dünyanın en güzel dili, Allah'ım iyi ki Türkçe konuşuyorum, thank God it's Türkçe" filan diyecek halim yok; anadili Türkçe olup zaten başka bir dil konuşmayan insanlar için bu söylemleri her zaman sakil bulmuşumdur. Lan gerizekalı, senin gündelik hayatında başka dilin mi var, neyi neyle kıyaslıyorsun da karar verdin? Elin Afrikalı kabilesi "Hay Allah ya keşke Bantu dilleri ailesinden olmasaydık da biz de Türkçe konuşabilseydik..." mi diyecek sanıyorsun? Senin hissin tamamen, konuştuğun şeyin "sana ait" olmasıyla alakalı.

Yurtdışında yaşayıp hayatımı -misal- Almanca konuşarak geçirseydim belki bir kıyaslamaya gidebilirdim, bilemiyorum. Gerçi dillerin gelişimi toplumdan bağımsız düşünülemez bence, o yüzden bu aslında kelimelerin değil ifade ettiği toplumsal yapının kıyaslaması olur. Neyse konu derinleşmeye müsait, ben bağlamdan kopmayayım.

Diyordum ki, Türkçe benim anadilim. Kuru kuru bilerek değil, özümseyerek kullandığım dil. Kendimi ifade ve bir şeyleri tarif etmek için elimde olan en etkili araç.

Bu aracı hatalı kullanmak, bana kendimi kötü hissettiriyor. Çünkü dil "benim için" var, onu benim içinde bulunduğum toplum oluşturdu, derdimi anlatabileyim diye. Hatalı kullanım halinde iletişimin sorunsuz olacağını düşünemem. Benim anlatmak istediğim şeyin başkası tarafından yanlış anlaşılması riskini almak istemem. Aslında aklımda net olan bir şeyin başkası tarafından anlaşılamaması halinde, sorun dilde değil bende olsa gerektir, çünkü yanlış anlaşılan ifadeyi o şekle sokan benden başkası değildir.

İfade bu kadar önemliyken, o ifadeyi formüle eden imla tabii ki önemsiz olamaz. "Öf takılma bunlara yeaa" denen kimi kurallar var, bağlaçların ve soru ekinin yazımı gibi. Hatayı düzelttiğiniz zaman insanlar "Ne yazdığım anlaşılmıyor mu sanki" diyorlar. Evet anlaşılıyor da, her şey bu kadar yüzeysel olmalı mı gerçekten? Özümüzde hepimiz mutlaka iyi insanlarızdır, neden sürekli kendimizi insanlara belli şekillerde gösterme zahmetine giriyoruz o zaman?

İmla kurallarına uymak bence, kişinin o dile saygı duyduğunu gösterir. Hele kimi mesleklerde dil ayrıca önemli; örneğin iletişim ya da hukuk alanlarında çalışıyorsanız. Bu hallerde, dil artık sizin hayatınız olmuştur, tüm geleceğiniz sizin argümanlarınızı nasıl ifade ettiğinizle doğrudan ilgilidir. Hayatınızda bu derece etkili olan bir unsura saygısızca davranmak, en kaba ifadesiyle, yediği kaba tükürmek olmaz mı?

Yani konu Türkçeyle alakalı değil, ama ben kendi anadilim yani kendimi en iyi ifade ettiğim dil olduğu için Türkçe üzerinden yazmayı uygun buldum. Aynı şeyler her dil için geçerli; anadil olsun veya olmasın.

İnsan sosyal bir hayvansa eğer, kendisini sosyal kılan şey dildir. Ne'ce olduğu ya da belki konuşma içermiyor olması önemli değil; dil en nihayetinde sistematik bir iletişim kanalıdır. Örneğin işaret dilinde de bir hata yapamazsınız, yaparsanız hareketleriniz tamamen anlamsız bir hale gelebilir.

İşte bu sebeplerle, "ya of ne var işte, anlaşılmıyor mu sonuçta yani" şeklindeki argümanlar kadar sığ ve dile zararlı bir şey olamayacağı düşüncesindeyim.

Günlük ukalalığımı da yaptığıma göre, şimdi Feysbuk'ta goygoylamaya devam edebilirim. Yaşasın blog, yaşasın ukalalık yapma özgürlüğü.

Ailenizin "gramer nazisi,"
Göksun.


*** kamu spotu***




     



12 Aralık 2012 Çarşamba

Suç ne ki, ceza ne ki...

Birkaç iyi çocuk.
Dün, Ekip Tiyatrosu'nun Parti oyununa gittim. Baştan söyleyeyim çünkü sonra unutuyorum; oyun her salı SahneHal'de. SahneHal, Mecidiyeköy Emniyet'in yanında. Biletler tam 30, öğrenci 20 lira.

Daha önce Oyun Sonu ve Largo Desolato'yu da izlediğim için, "ekibe" ve tiyatro anlayışına aşinaydım. Yani bir şeylerin "yüzüme vurulacağını" biliyordum, öyle de oldu nitekim.

Oyun hakkında kısa bir bilgiden sonra, bir noktaya kadar hakkında genel olarak konuşarak, bir noktadan sonra ise "spoiler vererek" ilerleyeceğim, kırmızı ışıkta söylerim.

Hikayemiz, sekiz yıldır hiç görüşmeyen altı arkadaşın bir araya gelmesiyle başlıyor. Sahnede beş arkadaş, bir de arkadaş nişanlısı var. Altıncımız şimdilik yok.

Arkadaşların hepsi gayet geçerli mesleklerin sahipleri. Avukat, gazeteci, doktor, öğretmen, sanırım bir de insan kaynakçısı. Evlenip çocuk yapmış olanları da var. Tam birer beyaz Türk karakterleri. Ahlaki yanlarına baktığınızda ise, her biri için özetle "küçük burjuva" diyebiliriz. Yani o sahnedekiler, aslında her birimiziz.

Başta bildiğimiz geyikler çevrilirken, alkoldür şudur budur, ortalık birden geriliyor. Hepsinin yıllardır unutmaya çalıştığı ve bu yüzden birbirleriyle de görüşmemesinin sebebi olan bir olay, partinin ortasına pat diye düşüveriyor. Olayı hatırlama ve sorgulama sürecini, istediğiniz eserle ilişkilendirebilirsiniz. Literatürde o kadar çok işlenmiş bir konu ki bu, artık aklınıza gelen her şey serbest;  Benim aklıma Suç ve Ceza geliyor; fakat kahramanımız Rusya'nın fakir ama her şeyi ince ince düşünen Raskolnikov'u değil, Türkiye'nin paralı ve yüzeysel küçük burjuva sınıfı.

2010'lardayken, hala bir Raskolnikov naifliği bekliyor muyuz gerçekten? Dünyanın şimdiki hali bize vazgeçemeyeceğiniz bu kadar çok şey sunuyorken, oturduğumuz yerden tasladığımız "aydınlığı" hayatımıza uygulamak ne kadar mümkün?

Dostoyevski Amca suç kavramını iki koca ciltte tartışırken, bu sorgulamaya 2012 yılında Cem Kardeş'in "Adam öldürmek ne zamandan beri suç oldu lan" demesi üzerine girebilmek, ironi midir, yoksa artık daha hızlı düşündüğümüzü mü gösterir, buna karar veremiyorum. Ya da bu kadar hızlı düşünmek, aslında gerçekten iyi bir şey midir? Buyrun düşünün, oyun da zaten bunu istiyor.

Azınlık-çoğunluk dengesi, bireysel varoluşun kalabalık gözündeki anlam ve önemi, anlık karar veya kararsızlığın hayatımıza etkisi ve en nihayet, "var olmanın dayanılmaz hafifliği." İnsan olmak gerçekten çok zor bir şey, çünkü yaşadığımız her saniye bir "irade" meselesi ve o iradenin sonuçlarını ne zaman yaşayabileceğimizi bile bilmiyoruz. İşte oyun, bence en çok bu gerçekler üzerin kurulu. Ama siz lütfen benim entellik taslayan cümlelerime bakmayın; çünkü oyun aslında benim bu kasıntı cümlelerimi değil, sizin kendi hayatınızın 3 saatini gösterecek. Bu da size hiç yabancı gelmeyen, cümlelerini bildiğiniz, cevaplardan hoşlandığınız, gerilimini tanıdığınız bir üç saat anlamına geliyor.

Bir Ayşegül var Ayşegül'den içeri.
Ekip'in sahne anlayışı, oyunlarının gerilimine çok uyan bir anlayış. Sahnede sinir krizi geçiren biri varken gidip yardım edesiniz geliyor. Yere düşen oyuncuya gidip "Ay bir şey olmadı ya?" diye koşmak istiyorsunuz. Burada abartılı oyunculukların olduğu ve şimdi Twitter cümlesi haline gelen "özlü sözlerin" dolandığı bir gerilimden değil, bizim her gün yaşadığımız şeylerin "üzerinde düşünülmüş halinden" söz ediyoruz çünkü. Örneğin belki siz, daha bugün demokrasiden dem vuranların 3 gün sonra "Hem benim ekmeğimi yiyor..." dediğini fark etmeyebilirsiniz, bulunduğunuz bağlam bu gerçeği sizden gizleyebilir. Fakat oyunda görünce "Ahah evet ya böyle de bir insan tipi var" diyorsunuz. Pınar kalkıp "Gazetelerde çıkmıyor diye benim sözüm değersiz mi?" dediği zaman, dinlemediğiniz insanları hatırlayıp mahcup oluyorsunuz. (Bu arada, buradaki Pınar Largo'daki Susanna, Oyun Sonu'ndaki Nell, yani Ayşegül Uraz. Bu "pasif agresif - gizli manyak" halleri iyi oturdu üzerine. Bundan sonra pastası böreği eksik olmayan teyzelere bir de bu gözle bakın, içinden canavar çıkabilir.)

Bir de bu gençler çok acayip. Tiyatrocu olmak bence zaten başlı başına "insanlık dışı bir konsantrasyon" gerektiriyor, bunların sahnesi iyice enteresan. Tamam hiç sahneye çıkmadım ama düşünüyorum ki, yukarıda bir sahnede, seyircilerin üzeri karanlıkken, oyuncuların "kendi kendilerine" konsantre olmaları hadi yine mümkün, ama bunlar bizim aramızda oynuyorlar. Oynadıkları şey de, her türlü hatanın komediye çevrilebileceği bir doğaçlama filan değil, bayağı bayağı "kriz geçirmeli" bir şey. Allah'ım aklımı koru.

Gelelim, bahsetmek istediğim diğer bir meseleye...

Oyunun yazarı ve yönetmeni olan Cem Uslu hakkında söylemek istediklerim var. Kendisini, sadece bu oyunların sahnelerinde gördüğüm kadar tanıyorum. Bunu belirtmemin sebebi, hakkındaki fikrimin gerçekten uzaktan bakan biri gözüyle oluştuğunu ifade etmek.

Nedenini kelimelerle izah edemem, ama Cem Bey bana "TRT 2" hissi veren bir sanat insanı. Açıkçası bu oyuna giderken de, nasıl bir oyun yazmış olduğunu merak ediyordum. Yukarıda da belirttiğim gibi, bir şeylerin yüzüme çarpılacağını tahmin etmek zor değil, fakat bunun nasıl yapılacağı yönünde bir endişem de yok değildi.

Oyun, son kısmına kadar, endişelerimi tamamen, olduğu gibi, baştan sona boşa çıkardı. Son derece sürükleyen, akan, geren, "asap bozan" bir performans izledik. Bunda elbette ki oyuncuların gücünü yadsıyamayız, örneğin o Mete'yi saçlarından sürüklemek istiyor insan, "Gerizekalı entel çakması içi boş denyo seni! diye. Müge deseniz, ayh, tam tanımını veremeyeceğim ama görünce anlayacaksınız. Evli, çocuklu, paso şarap-sigara... Pınar'ı "Eeeh, otur lan iki dakka!" diye çökertesiniz, İsmail'e "Yavrum hayatında herhangi bir işe yaradın mı sen çocuum?" diyesiniz geliyor. Hakan'a ise, bir şey demezsiniz, çünkü aslında hayatınızdan çıkaracağınız biri Hakan. Kadınsanız, Hakan'ın tarzı sizi bozacaktır, onun "kaba sabalığı" sizin kadınsal naifliğinize halel getirir. Erkekseniz de, ortamda arıza da olsa o derece maskülen biri sizi bozar. Sırlarınızı ortaya dökebilir, istemediğiniz şeyler söyleyebilir, sizi "kıza" rezil eder. İstemezsiniz. Ama şunu da düşünmezsiniz, o kişi, sizin yapmaktan ısrarla imtina ettiğiniz sorgulamaları yaptığı için böyle istenmez olmuştur. Aslında sizin kaçtığınız, sağa sola kusup duran biri değil, o kusulanların içinde olan kendi geçmişiniz ve iç dünyanızdır.

Cem Uslu'ya geri dönelim. Oyunun yazımı ve yönetiminin yanı sıra, sarhoş Hakan rolünde de gayet başarılıydı. Fakat oyunun sonuna doğru, TRT 2'ye geri döndük.

Oyunun, son arkadaş Sezin'in katılmasından sonraki kısmının, çok kısa, yüzeysel ve "fazla didaktik" geçtiğini düşünüyorum. Bu oyunun sonu bu kadar kolayca bağlanmamalıydı. Belki bu da oyunun bir parçasıdır; neredeyse 3 saat boyunca yüzeysellikten söz eden bir oyunun böyle bitmesi belki de gerekli görülmüştür. Bilemiyorum. Fakat insanda bir boşluk hissi yarattı.

Dikkat, buradan sonrası spoiler.

Artık son anlar.
Sorun, konunun psikolojiye bağlanması değil. Sezin'den sonraki kısım ne kadar sürdü bilmiyorum ama gerçekten fazla değil; 2.5 saat boyunca seyirciyi yerden yere atarak sorgulanan bir şeyin birkaç dakikada hop diye çözülüvermesi biraz garip.

Psikolojik sorgu daha fazla olmalıydı. Sezin'in bahsettiği deneyler insanda belgesel hissi yarattı, bağlamdan koptuk. Bir "dram" izliyorken, birden kemik gözlüklerimizi takıp kendimizi akademide bulduk. Aklımıza bir sürü soru geldi, ama bunların hiçbiri, kağıda çizilen 3 çizgiyle alakalı değildi. Bu arada o deneyini izahı bence gerçekten gereksizdi, onu da belirteyim. On yıldır bir şeyleri unutmaya çalıştığını düşünen insanların tedavisini, kağıda 3 çizgi çekerek yapabiliyorsak iyiymiş. Ha burada şu da denebilir, "bu insanların rahatlamaya ihtiyacı vardı, kendilerini kurtaracak bir şeye tutunmaya muhtaçlardı, o yüzden de hop diye ikna oluverdiler." Tamam kabul, ama hala söylüyorum, bunu Sezin'in sorgusunu daha detaylı kurgulayarak belirtmek çok daha anlamlı. Çünkü anıya tutunmayı seçen insanın, bu tutunmadan vazgeçmesi için başka bir dalın sağlamlığına ikna olması lazım, ama Sezin'in bölümü bu ikna için bence yetersizdi.

Bir de, ben "kızı parçaladık" kısmına kadar, hep Zeyno'nun "Hepiniz yanlış hatırlıyorsunuz çünkü o kız benim" demesini bekledim. Hatta parçalanmadan sonra dahi, "Hah o zaman da kardeşi filan mı acaba, ya da bunlar yine mi yalan yanlış hatırladılar?" diye düşündüm. Herkesi konuşturmak ve yaptığıyla yüzleştirmek için böyle bir yol seçmiş olabilirdi. Sonra da ya bu sefer gerçekten öldürülürdü ve pişmanlığını izlediğimiz beş kişinin tüm o krizlerinin ne kadar "yalan" olduğunu görürdük; ya da bu sefer Zeyno herkesi öldürürdü, o zaman da oyundan sonra "intikam" minvali üzere konuşuyor olurduk.

Oyuna ilişkin söyleyecek başka bir şeyim sanırım kalmadı. Son olarak, o yakın plandaki Tuborg olsa iyiymiş.

Çok sevgiler,
Göksun.