Selamlar,
Şu aşağıdakini, dipsiz klasör demetlerinin birinden buldum. Düzenleyip süsleyecek vaktim yok, işten çıkmak üzereyim; ama yine de paylaşmak istedim...
Hani Adanalıyız, Allah'a küfretmek milli sporumuz ya... Buyrun, Allah'a küfretmeye tövbe etmiş bir Adanalı'dan dinleyin. Babam olur kendisi.
*
Babamın sık bahsettiği bir konu var, kayıtlara geçmesi gereken. Kelimesi kelimesine aktarımı mümkün değil ama idare edin.
Aslında bunu babamın muhteşem "doğal teatralliği" ile dinlemek lazım; çok "mavra adamdır" kendisi.
Dün bana "hayata neden isyan etmemem gerektiğine dair" uzun bir hayat dersi verirken attı yine tiradını.
"Ben gençken, 60'lı yıllarda, Allah'a çok küfrederdim. Çok isyan ederdim. Allah'a derdim ki, "Allah'ım öbür tarafta sen bizi karşına alacan, 'Gel bakalım emmoğlu, sen neden o gün böyle yaptın bana bir anlat hele' dicen, o zaman ben de seni karşıma alıp 'Gel bakalım Allah'ım, sen neden beni Kanada'da İsveç'te yaratmadın da, Saimbeyli'nin dağının köyünde yarattın' diye sormaz mıyım, o zaman ne dicen bakalım' derdim.
O yıllar da Vietnam Savaşı'nın filan en yoğun yılları, dünyanın her yerinde insanlar açlıktan birbirini kesiyor. Laos katliamı, Kamboçya felan, her yer çok kötü. Sonra düşündüm, "Ulan ben Allah'a soru soracam sormasına da, Allah bana 'Ulan allahsız, şükret seni Saimbeyli'de dağın başında yarattım, Vietnam'da savaşın ortasında yaratsaydım napacaktın pezevenk' dese ne cevap veririm" dedim, soruyu kendim sordum cevabını kendim buldum. O gün Allah'a küfretmeyi bıraktım kızım. Sen de isyan etme, senin verdiğin kirayla 1 ay geçinen 4 çocuklu aileler var, ya onlardan biri olsaydın? Haline her zaman şükret."
Halim ayrı bir mevzu da, sırf babam için bile şükrederim uzun uzun. Sonra annem için ayrı bir şükür sürecine girerim. O kısımlar biraz uzun sürer.
*
Devamını da yazarım bilahare, bizim ailede kaynak çok.
Sevgiler,
Göksun.
22 Ekim 2012 Pazartesi
26 Eylül 2012 Çarşamba
Kuştimur Kahvehanesi, Mısır'ın hikayesi.
Takdir edersiniz ki, herhangi bir hadiseyi "doğru düzgün" değerlendirmek için onun tarihsel arkaplanını bilmek gerekir. Madem hiçbir şey yoktan var olmaz, olanın arkasında onu hazırlayan bir şeyler mutlaka vardır.
Fakat benim gibi bir tembelseniz, dünyada neler olup bittiğine dair hiçbir zaman derinlemesine bilginiz olmuyor. Mesela, dünyadaki siyasi gündeme dair en önemli bilgi kaynaklarım ablam ve eşidir; onlara sorulacak bir sorum ve kendilerinden alacağım bir sürü cevap her zaman bulunur. Nitekim, Arap Baharı konusundaki "engin bilgilerimi" de yine kendilerinden edinmiş durumdayım. Tembellik ömür boyu.
Daha önce Necib Mahfuz okumamıştım. Son tamamladığı "Kuştimur Kahvehanesi" romanını ise haftalar önce almış olmama rağmen ama ancak okudum. Zaten incecik, 140 sayfalık bir kitap; iki okuyuşta bitti. 1910 doğumlu 5 arkadaşın hayat hikayeleri bağlamında, o yılların Mısır'ını okuyorsunuz. Kitap her ne kadar esas kahramanların hayatları itibariyle bir kurgu olsa da, Vafd Partisi, Müslüman Kardeşler, Mısır'ın serbest ticarete açılması, krallığın yıkılışı... gibi konularda, bunları hiç bilmeyenler için, gayet önemli bilgiler ve ipuçları veriyor.
Mısır çok uzun bir süre Osmanlı toprağıydı fakat Osmanlı'ya hiçbir atıf yok. Olaylar, kahramanların ilkokula başladıkları zamandan itibaren aktarılmaya başlanmış; o yüzden satır aralarında "kesin kötü bir şey dedi bu" gibi bir araştırmaya girmenin lüzumu yok. Fakat bir toplumun, özellikle bulunduğu bölge bakımından siyaseten son derece karmaşık olan bir süreçte yaşadıkları, bugünü anlamak bakımından çok değerli. Kaldı ki, İkinci Dünya Savaşı, krallık rejiminin sona ermesi, ekonomik düzenin değişmesi gibi konular sadece siyaseten değil, sosyolojik olarak da son derece etkili.
Beş arkadaştan aklı ticarete en iyi çalışan Sadık'ın savaş zamanında uyguladığı strateji, çalışması hiç gerekmeden kendini sadece "akan rüzgara" vermiş olan Hamada'nın karar değişiklikleri, bu arada ekonomik sıkıntıları yüzünden eğitimini yarıda bırakan İsmail, son derece itibarlı bir ailenin üyesiyken tıbbı değil edebiyatı seçen Tahir ve bunların eşleri, çocukları, hepsinin birden hayatları... ve bu hayatlar akıp giderken ortaya çıkan siyasi fraksiyonlar.
Müslüman Kardeşler'e sadece bağışta bulunmanın bile tutuklanma sebebi olduğu günlerden, o kardeşlerin Mübarek'i devirenlerden biri olduğu günlere gelmek ilginç bir gerçeklik. Bununla birlikte, milliyetçi Vafd partisinin ülke tarihindeki yerini de öğrenmiş oluyoruz.
Necib Mahfuz'un anlatımındaki sadelik ve akıcılık zaten apayrı, fakat Mısır'ın "aslında ne olduğunu" iyice anlamak için yazarın Kahire Üçlemesi'ni de okumam gerektiğini düşünüyorum.
Kitapta müslümanlık anlayışına ve müslüman toplum yapısına dair de pek çok ifade mevcut. Karakterlerin hepsi müslüman, fakat hiçbirinde müslümanlığın şimdiki algılanışını besleyen bir yaşantı yok. Hepsinin dünya görüşü birbirinden farklı da olsa, Kuştimur Kahvehanesi'nde 70 yıl boyunca aynı masada oturan bu beş adamın birbirlerinden ayrı olmak gibi bir niyeti sözkonusu bile değil.
Kitabın belki de en esaslı kurgusu bu. Zira insan dediğin, aynı şeye aynı şekilde inanıyorsa bile, bir masada beş dakika zor oturuyor.
Sevgiler,
Göksun.
Fakat benim gibi bir tembelseniz, dünyada neler olup bittiğine dair hiçbir zaman derinlemesine bilginiz olmuyor. Mesela, dünyadaki siyasi gündeme dair en önemli bilgi kaynaklarım ablam ve eşidir; onlara sorulacak bir sorum ve kendilerinden alacağım bir sürü cevap her zaman bulunur. Nitekim, Arap Baharı konusundaki "engin bilgilerimi" de yine kendilerinden edinmiş durumdayım. Tembellik ömür boyu.
Daha önce Necib Mahfuz okumamıştım. Son tamamladığı "Kuştimur Kahvehanesi" romanını ise haftalar önce almış olmama rağmen ama ancak okudum. Zaten incecik, 140 sayfalık bir kitap; iki okuyuşta bitti. 1910 doğumlu 5 arkadaşın hayat hikayeleri bağlamında, o yılların Mısır'ını okuyorsunuz. Kitap her ne kadar esas kahramanların hayatları itibariyle bir kurgu olsa da, Vafd Partisi, Müslüman Kardeşler, Mısır'ın serbest ticarete açılması, krallığın yıkılışı... gibi konularda, bunları hiç bilmeyenler için, gayet önemli bilgiler ve ipuçları veriyor.
| Kitapçılarda 12-TL, internetten ise daha da ucuza alınabiliyor. |
Beş arkadaştan aklı ticarete en iyi çalışan Sadık'ın savaş zamanında uyguladığı strateji, çalışması hiç gerekmeden kendini sadece "akan rüzgara" vermiş olan Hamada'nın karar değişiklikleri, bu arada ekonomik sıkıntıları yüzünden eğitimini yarıda bırakan İsmail, son derece itibarlı bir ailenin üyesiyken tıbbı değil edebiyatı seçen Tahir ve bunların eşleri, çocukları, hepsinin birden hayatları... ve bu hayatlar akıp giderken ortaya çıkan siyasi fraksiyonlar.
Müslüman Kardeşler'e sadece bağışta bulunmanın bile tutuklanma sebebi olduğu günlerden, o kardeşlerin Mübarek'i devirenlerden biri olduğu günlere gelmek ilginç bir gerçeklik. Bununla birlikte, milliyetçi Vafd partisinin ülke tarihindeki yerini de öğrenmiş oluyoruz.
Necib Mahfuz'un anlatımındaki sadelik ve akıcılık zaten apayrı, fakat Mısır'ın "aslında ne olduğunu" iyice anlamak için yazarın Kahire Üçlemesi'ni de okumam gerektiğini düşünüyorum.
Kitapta müslümanlık anlayışına ve müslüman toplum yapısına dair de pek çok ifade mevcut. Karakterlerin hepsi müslüman, fakat hiçbirinde müslümanlığın şimdiki algılanışını besleyen bir yaşantı yok. Hepsinin dünya görüşü birbirinden farklı da olsa, Kuştimur Kahvehanesi'nde 70 yıl boyunca aynı masada oturan bu beş adamın birbirlerinden ayrı olmak gibi bir niyeti sözkonusu bile değil.
Kitabın belki de en esaslı kurgusu bu. Zira insan dediğin, aynı şeye aynı şekilde inanıyorsa bile, bir masada beş dakika zor oturuyor.
Sevgiler,
Göksun.
Etiketler:
kırmızı kedi,
kuştimur kahvehanesi,
necib mahfuz
17 Eylül 2012 Pazartesi
P'lerle q'larla olmuyor o işler.
Kafam elli milyon, "dur şunu da yazayım, oradan alıp yürüyeyim" dediğim çok fazla şey var. Mesela bir süredir, insanların acı çekme şekillerini yazmak istiyorum. Bu sabah metrobüste ise, anarşist gazete Meydan'ı okurken aklıma başka şeyler çalındı. Öte yandan, işkolik plaza kadınları ile kafayı kulak memesi kıvamıyla bozmuş ev ablalarını karşılaştırmak da istiyorum. Bunların birini yazsam, öbürleri kesinlikle kalacak, bir daha da elimi sürmeyeceğim.
Fakat öte yandan, "nereden başlasam..." derken fark ediyorum ki, bunların hepsi özünde birer "tutarlılık" sorunu - yani benim en "takık" olduğum kavram. Zihnim şu an bir "şaşı bak şaşır" oyununun karşısındaymış gibi, baktığım sayfada bir şeyler belirmeye başlıyor sanki ama tam bilemiyorum.
"Poker suratlı" olmayı hiçbir zaman beceremedim. Hislerimi saklamayı beceremediğim gibi, olur olmaz şeyleri hissetmemeyi de öğrenemedim. "Hayatında kavgaya bile karışmamış biri olarak, bana böyle serkeş havalarla gelme" derseniz, birincisi, hayır serkeş havalarla gelmiyorum. İkincisi, zaten asıl sorun da bu. Hissetmek çok kolay, her an mümkün. Peki asıl mesele, ne olursa olsun hissinin peşinden gidip bunun sonuçlarına mı, yoksa "başlatma hissinden, otur adam gibi hayatını yoluna sok" diyerek bunun sonuçlarına mı katlanmak?
Eğer "iyi çocuk" olma yolunu seçmişseniz, bir noktada bunu o kadar içselleştiriyorsunuz ki, "of vaktiyle ne saçmalamışım ben ya" kafasına geliyorsunuz. O yüzden ben seçimimden memnunum, çünkü kendime bunu gayet güzel öğrettim. İyi böyle. Hayatımızdan zaten hiçbir durumda emin ya da memnun olamayız, yok öyle bir dünya. Ama iyi çocuk olunca, hiç olmazsa karnının doyacağını biliyorsun.
Tabii ki yaptığın her seçimle gelen bir tutarlılık meselesi var. Bu belki sizin için o kadar önemli olmayabilir, ama ben kendi hayatımı tutarlı olmaya adamış durumdayım - hayır abartmıyorum. Bütün düşünme süreçlerim, hayatıma bir sebep-sonuç ilişkisi kondurmakla geçiyor. Yaptığım şeyin kendime açıklayabildiğim bir sebebini bulamazsam, kendimi deli bir boşlukta hissediyorum. Bu açıklamalar kişisel, başkasına değil, sadece kendime. Çünkü kendimi "anlıyorum," bu yönde bir sıkıntım yok ama başkasına anlatmakla uğraşamam. Çünkü kafalarımız mutlaka farklı çalışacaktır - işte bakın bir mantıklı açıklama daha.
Plan-program insanı değilim, başıma gelen her şey kendiliğinden gelişti. Ben "o an" mantıklı bulduğum şekilde davrandım, gerisi zaten çorap söküğü gibi geldi. Fakat tutarlılığa atfettiğim önem belki çok fazla, çünkü bunu barındırmayan hayatları "üzerinde doğru düzgün düşünülmemiş" buluyorum. Biri bana "sen şöyle diyorsun ama o zaman bu yaptığın nedir?" diyecek diye ödüm kopuyor, kimse sormadan ben kendi sorularımı kendim soruyorum. Sonra da böyle sessiz biri oluyorsunuz, akmayan kokmayan.
Siyasetle o kadar uğraşmayışımın sebebi de bu mesela. Adalet duygusu başka bir şey, size mutlaka bir tarafa ağırlık vermenizi ısrarla söyleyip duruyor. İnsanlar bu kadar acı çekerken sen nasıl Farmville oynarsın diye kızıyorum kendime. Ama öte yandan, bu sabah metrobüste gayet ilgiyle okuduğum ve son derece yoğun içerikli bulduğum Meydan gazetesini bitirince içine koyduğum çanta, bir Nine West'ti. Emperyalizme küfrederken hayat çok leziz, fakat ben o ülkelere turist olarak gitmek için vize kuyruğunda saatlerimi ziyan edip sonra elimde fotoğraf makinesiyle hayran hayran şehir gezerken de gayet mutluyum. Yani olmuyor, eğer bir taraf seçiyorsanız bunun sorumluluğu çok ağır. Yaşlanınca ben de şimdinin "eski solcuları" gibi olmak istemiyorum; konuşunca senden iyisi yok, ama yanındaki elemana köle muamelesi yap... Sabahlara kadar demokrasi konuş, ama sonra "benim dediğim olacak!" diye saçma sapan atar yap. Böyle biri olursam kederden ölebilirim, kendimi yalanlayacağım diye ödüm kopuyor.
Kendimi herhangi bir şekilde tanımlarsam, o tanımın dışında kalanları yadsıyacakmışım gibi geliyor. Sonra bir gün, "hani sen böyle biri değildin, bak şimdi ne yapıyorsun?" denirse ne yapacağım?
İnsan olmak çok zor.
O kadar zor ki, doğru düzgün acı bile çekemiyorsun. Çünkü çektiğin acıyı oturup enine boyuna düşünmen lazım. Sebebini, kaynağını, nasıl geçeceğini ve nasıl tekrarlanmayacağını... İşte bunlar hep mesele. Ben hep düşünürüm.
Etrafımda o kadar çok mutsuz insan var ki. Mesela bir mutsuzluk şekli var, kendini bu mutsuzluktan kurtarmak için hiçbir şey yapamayacağına inanmış olmayı gerektiriyor. Bu inanç sebebiyle gerçekten de hiçbir şey yapmıyorsun, ama sonra hayata küfretmeye devam ediyorsun. İşte mesela ben bunu yapamam, çünkü aklımda yankılanacak olan şu diyalog beni rahat bırakmaz:
- Neden bu kadar salmış vaziyettesin?
- Çünkü hiçbir şey yapamıyorum ve yapamam da.
- Ama mutsuzsun?
- Evet çünkü çok boktan bir haldeyim, görmüyor musun?
- Görüyorum da, sen zaten tam da bu küfrettiğin dünyaya uyum sağlayamadığın için mutsuz değil misin?
- Tamam da ben son derece fiziksel bir zorluktan bahsediyorum: Bildiğin açım lan. Param yok.
- Olması için bir şey yaptın mı?
- Hayır, çünkü bu iğrenç dünyaya iş getirmek istemiyorum. Çünkü hem iş dünyası filan iğrenç şeyler bunlar, hem de ya yapamazsam?
- O zaman bu tamamen kişisel tercihindir, yani şikayet etme. Dünyanın sana sağlaması gerekirken sağlamadıkları konusunda haklısın, ama yaşayacağın başka bir yer yok. Mars'a iltica edemiyoruz. Hem hiçbir şey yapmayıp hem de ağlaşmak son derece tutarsız bir tavır, rica ederim akıllı ol aklımı al.
Yukarıdaki mutsuzluk, kendin dahil her şeyi yadsıdığın bir şekilde yaşananlardan. Hoşuna gitmiyor mu, reddet. Kendin dahil, evet.
Bir de, kendisini yücelten bambaşka bir mutsuzluk var. Bu iyice acayip. Mutsuzsun, çünkü sen -tüm sana dair olanlarla birlikte- o kadar eşsizsin ki, insanlar bu kıymetin değerini anlamıyor. Çünkü bizim insanlık olarak varoluş amacımız seni anlayıp değerinin hakkını vermek, evet.
Allah'ım ya, böyle insanlar gerçekten var ve ben buna inanamıyorum; yalnızlıktan deli gibi şikayet ederken, zaten asıl bu saçma sapan "ben harikayım" tribi yüzünden yalnız olduklarını nasıl fark edemiyorlar?
- Çok yalnızım. Aslında çok iyi bir insanım, dosdoğruyum, on numarayım, ama işte insanlar çok vefasız.
- Bişey dicem izninle, sen bu kadar eşsizsin madem, insanların seni bu kadar yalnız bırakması sana gerçekten hiç garip gelmiyor mu?
- Gelmiyor çünkü onların hepsi salak ve ölsünler bence.
- Başka sorum yok.
Gerçekten başka sorum yok. Bir de bu insan modelinde şöyle bir tutarsızlık da var; bunlar kendilerine dair her şeyi bir "beğenmekten ölme" tribinde olurlar tamam mı. Mesela bugün elli saat ailesini filan mı övüyor, üç gün sonra bakarsın, aaa, "böyle aile mi olur lan" moduna girmiş. Kendisinde hala kusur yok onu karıştırmayalım, sorun aile. Ama bir kere de demiyor ki, "ben 3 gün önce bu insanları yere göğe koyamıyordum, şimdi mi kötü olduk?"
Başka bir model, kafayı bir şeylerle bozmak. İş manyakları mesela, ya da hastalıklı titizler. Alışveriş yaratıkları. Televizyon bağımlıları ve daha niceleri.
- Neden bu kadar saplantılı bir şekilde çalışıyorsun?
- Aklımı işe verince rahatlıyorum.
- Ama o zaman algın diğer her şeye kapanmış oluyor, farkında değil misin?
- Algılanacak başka ne var ki?
- Bütün gün baktığın ekranın dışında akıp giden bir hayat olduğunu nasıl unutursun, üstelik sen hayatı sürekli aynı şekilde algıladıkça giderek daha da yalnızlaşıyorsun.
- İyi böyle. İnsan felakettir.
- İyi o zaman ne halin varsa gör.
Diyalogun başlangıcını, çalışmak yerine herhangi bir şeyle oluşturabiliriz. Yemek, iş, alışveriş, temizlik, ne olursa. Çünkü karakter aynı; yaptığın her ne ise ona "sapık gibi" bağlan, kendini bunun üzerinden tanımla ve herkesi o işi nasıl yaptığına göre değerlendir. Bu anlamda, kafayı "cv'siyle" bozmuş olan plaza kadını ile gelininin yaptığı kurabiyenin kıvamıyla bozmuş ev kaynanasının hiçbir farkı yok. Hiç ama. İkisi de takık, ikisi de manyak.
Özetle diyorum ki, insan olmak zaten zor, tutarlı olmaksa aslanın midesinde.
Mantık, lise 1'de hepimizin gördüğü p ise q, q ise p, zart ise zort'larla olmuyor. "Biraz" daha geniş bir şey aslında.
Öperim,
Göksun.
(Not: Sizi seviyorum o ayrı. Konudan bağımsız.)
Fakat öte yandan, "nereden başlasam..." derken fark ediyorum ki, bunların hepsi özünde birer "tutarlılık" sorunu - yani benim en "takık" olduğum kavram. Zihnim şu an bir "şaşı bak şaşır" oyununun karşısındaymış gibi, baktığım sayfada bir şeyler belirmeye başlıyor sanki ama tam bilemiyorum.
"Poker suratlı" olmayı hiçbir zaman beceremedim. Hislerimi saklamayı beceremediğim gibi, olur olmaz şeyleri hissetmemeyi de öğrenemedim. "Hayatında kavgaya bile karışmamış biri olarak, bana böyle serkeş havalarla gelme" derseniz, birincisi, hayır serkeş havalarla gelmiyorum. İkincisi, zaten asıl sorun da bu. Hissetmek çok kolay, her an mümkün. Peki asıl mesele, ne olursa olsun hissinin peşinden gidip bunun sonuçlarına mı, yoksa "başlatma hissinden, otur adam gibi hayatını yoluna sok" diyerek bunun sonuçlarına mı katlanmak?
![]() |
| Allah muhafaza... |
Tabii ki yaptığın her seçimle gelen bir tutarlılık meselesi var. Bu belki sizin için o kadar önemli olmayabilir, ama ben kendi hayatımı tutarlı olmaya adamış durumdayım - hayır abartmıyorum. Bütün düşünme süreçlerim, hayatıma bir sebep-sonuç ilişkisi kondurmakla geçiyor. Yaptığım şeyin kendime açıklayabildiğim bir sebebini bulamazsam, kendimi deli bir boşlukta hissediyorum. Bu açıklamalar kişisel, başkasına değil, sadece kendime. Çünkü kendimi "anlıyorum," bu yönde bir sıkıntım yok ama başkasına anlatmakla uğraşamam. Çünkü kafalarımız mutlaka farklı çalışacaktır - işte bakın bir mantıklı açıklama daha.
Plan-program insanı değilim, başıma gelen her şey kendiliğinden gelişti. Ben "o an" mantıklı bulduğum şekilde davrandım, gerisi zaten çorap söküğü gibi geldi. Fakat tutarlılığa atfettiğim önem belki çok fazla, çünkü bunu barındırmayan hayatları "üzerinde doğru düzgün düşünülmemiş" buluyorum. Biri bana "sen şöyle diyorsun ama o zaman bu yaptığın nedir?" diyecek diye ödüm kopuyor, kimse sormadan ben kendi sorularımı kendim soruyorum. Sonra da böyle sessiz biri oluyorsunuz, akmayan kokmayan.
![]() |
| Buz gibi tutarsızlık. |
Kendimi herhangi bir şekilde tanımlarsam, o tanımın dışında kalanları yadsıyacakmışım gibi geliyor. Sonra bir gün, "hani sen böyle biri değildin, bak şimdi ne yapıyorsun?" denirse ne yapacağım?
İnsan olmak çok zor.
O kadar zor ki, doğru düzgün acı bile çekemiyorsun. Çünkü çektiğin acıyı oturup enine boyuna düşünmen lazım. Sebebini, kaynağını, nasıl geçeceğini ve nasıl tekrarlanmayacağını... İşte bunlar hep mesele. Ben hep düşünürüm.
Etrafımda o kadar çok mutsuz insan var ki. Mesela bir mutsuzluk şekli var, kendini bu mutsuzluktan kurtarmak için hiçbir şey yapamayacağına inanmış olmayı gerektiriyor. Bu inanç sebebiyle gerçekten de hiçbir şey yapmıyorsun, ama sonra hayata küfretmeye devam ediyorsun. İşte mesela ben bunu yapamam, çünkü aklımda yankılanacak olan şu diyalog beni rahat bırakmaz:
- Neden bu kadar salmış vaziyettesin?
![]() |
| YOLO, onu da harcamanın alemi yok. |
- Ama mutsuzsun?
- Evet çünkü çok boktan bir haldeyim, görmüyor musun?
- Görüyorum da, sen zaten tam da bu küfrettiğin dünyaya uyum sağlayamadığın için mutsuz değil misin?
- Tamam da ben son derece fiziksel bir zorluktan bahsediyorum: Bildiğin açım lan. Param yok.
- Olması için bir şey yaptın mı?
- Hayır, çünkü bu iğrenç dünyaya iş getirmek istemiyorum. Çünkü hem iş dünyası filan iğrenç şeyler bunlar, hem de ya yapamazsam?
- O zaman bu tamamen kişisel tercihindir, yani şikayet etme. Dünyanın sana sağlaması gerekirken sağlamadıkları konusunda haklısın, ama yaşayacağın başka bir yer yok. Mars'a iltica edemiyoruz. Hem hiçbir şey yapmayıp hem de ağlaşmak son derece tutarsız bir tavır, rica ederim akıllı ol aklımı al.
Yukarıdaki mutsuzluk, kendin dahil her şeyi yadsıdığın bir şekilde yaşananlardan. Hoşuna gitmiyor mu, reddet. Kendin dahil, evet.
Bir de, kendisini yücelten bambaşka bir mutsuzluk var. Bu iyice acayip. Mutsuzsun, çünkü sen -tüm sana dair olanlarla birlikte- o kadar eşsizsin ki, insanlar bu kıymetin değerini anlamıyor. Çünkü bizim insanlık olarak varoluş amacımız seni anlayıp değerinin hakkını vermek, evet.
![]() |
| Başlangıç iyi de, abartmasan iyiymiş. |
- Çok yalnızım. Aslında çok iyi bir insanım, dosdoğruyum, on numarayım, ama işte insanlar çok vefasız.
- Bişey dicem izninle, sen bu kadar eşsizsin madem, insanların seni bu kadar yalnız bırakması sana gerçekten hiç garip gelmiyor mu?
- Gelmiyor çünkü onların hepsi salak ve ölsünler bence.
- Başka sorum yok.
Gerçekten başka sorum yok. Bir de bu insan modelinde şöyle bir tutarsızlık da var; bunlar kendilerine dair her şeyi bir "beğenmekten ölme" tribinde olurlar tamam mı. Mesela bugün elli saat ailesini filan mı övüyor, üç gün sonra bakarsın, aaa, "böyle aile mi olur lan" moduna girmiş. Kendisinde hala kusur yok onu karıştırmayalım, sorun aile. Ama bir kere de demiyor ki, "ben 3 gün önce bu insanları yere göğe koyamıyordum, şimdi mi kötü olduk?"
Başka bir model, kafayı bir şeylerle bozmak. İş manyakları mesela, ya da hastalıklı titizler. Alışveriş yaratıkları. Televizyon bağımlıları ve daha niceleri.
![]() |
| E biliyoruz, daha neyin artisliği bu? |
- Aklımı işe verince rahatlıyorum.
- Ama o zaman algın diğer her şeye kapanmış oluyor, farkında değil misin?
- Algılanacak başka ne var ki?
- Bütün gün baktığın ekranın dışında akıp giden bir hayat olduğunu nasıl unutursun, üstelik sen hayatı sürekli aynı şekilde algıladıkça giderek daha da yalnızlaşıyorsun.
- İyi böyle. İnsan felakettir.
- İyi o zaman ne halin varsa gör.
Diyalogun başlangıcını, çalışmak yerine herhangi bir şeyle oluşturabiliriz. Yemek, iş, alışveriş, temizlik, ne olursa. Çünkü karakter aynı; yaptığın her ne ise ona "sapık gibi" bağlan, kendini bunun üzerinden tanımla ve herkesi o işi nasıl yaptığına göre değerlendir. Bu anlamda, kafayı "cv'siyle" bozmuş olan plaza kadını ile gelininin yaptığı kurabiyenin kıvamıyla bozmuş ev kaynanasının hiçbir farkı yok. Hiç ama. İkisi de takık, ikisi de manyak.
Özetle diyorum ki, insan olmak zaten zor, tutarlı olmaksa aslanın midesinde.
Mantık, lise 1'de hepimizin gördüğü p ise q, q ise p, zart ise zort'larla olmuyor. "Biraz" daha geniş bir şey aslında.
Öperim,
Göksun.
(Not: Sizi seviyorum o ayrı. Konudan bağımsız.)
29 Ağustos 2012 Çarşamba
pöf.
ya canım çok feci değişiklik istiyor tamam mı.
- saçımı değiştirmekten çok korkuyorum, pişman olursam dönüşü yok.
- evimi değiştirmek çok pahalı.
- seyahat edebilirim belki evet ama olmuyor öyle ha deyince.
- iş değiştirme ihtimalim zaten yok.
- kılık kıyafet almak tamam da, onun da sonu yok, al al nereye kadar.
- bir ihtimal daha yok işte maalesef.
aman ya of sıkıntıdan ölücem.
27 Ağustos 2012 Pazartesi
Demokrasi ne ya of
Benim bu entel milletiyle başım acayip dertte.
Dertlerimi "minimize etmek" için entelli ortamlardan zaten bir süredir uzağım. Çünkü beni sinirlendiriyorlar. Bir elitizm, bir ezberlenmişlik, bir klişeleşmişlik, bazen hepsi birden... Ben "gündelik bilgiye" inanırım arkadaşım, düz bir insanım çünkü. Kendi yolumu da bir şeyleri deneyerek oluşturuyorum, "böyle okuduysam demek ki doğrusu budur" gibi soyut cazibe unsurlarıyla değil. Sembolizm beni bozar.
Son takıntım demokratlar.
Kendimi demokrasinin karşıtı ya da ateşli bir taraftarı olarak tanımlamayı uygun görmüyorum, çünkü önemli olan şey hayattaki pratiklerimdir. Bir ilkem olacaksa bunu bozmamam gerekir, kendime o kadar güvenmiyorum. Fakat şundan eminim ki, demokrasideki tehlikeyi fark etmek için elitist olmak gerekmiyor. Çünkü medya diye bir şey var.
Her neyse.
Şimdi biliyoruz ki demokrat olmak çok moda ve bu yüzden çok da büyük bir erdem. Bütün kararları danışarak alıyoruz, uzun uzun istişare ediyoruz filan. Herkes eteğindeki taşları döküyor - ki o da yalan ama neyse. En acele toplanılması gereken durumlarda bile, ah dostum o kadar demokratız ki, armutun sapıyla üzümün çöpü yüzünden ömrümüz gidiyor.
Allahaşkına, demokrasiyi böyle işletmekle, çoğunluğun oyunu almayı marifet saymanın ne farkı var? Demokrasi, karar alamamak ve bu karar alamayışı meşrulaştırmak sanatı mıdır; halbuki ben kendisini her zaman "insanların kendisini içinde gördüğü bir sistemi gerçekleştirebilmek" olarak düşünmüştüm.
Temsili demokrasiye inanmıyorum bir kere, orada netleşelim. Yani tamam teori güzel de, uygulaması neredeyse imkansız. İşte böyle, "milli irade" deyip duran birtakım bıyıklılarla muhatap olur onu da bulunduğu yerden sittin sene alamazsınız.
Fakat demokrasi o kadar becerilemeyen bir şey ki, doğrudan demokrasinin gayet rahat işleyebileceği küçük gruplarda bile artık moda oldu: "Bunu bir sormam lazım."
Lan neyini soruyorsun, seni oraya gönderenler senin "tabanım" dediğin 3-5 kişi değil mi zaten? Bu kişiler seni "ben bilmem sen bilirsin, çünkü demokrat olan sensin" diye görevlendirmedi mi? Sen eğer kendi içinde oluşturduğun sistemi bu kadar kolay kilitleyebiliyorsan, rica ederim bi git, dükkanın önünü kapatma.
İnsanlara inanamıyorum. Hem bir yönetim şekli geliştirdiklerini iddia edip, hem de bu şeklin aslında "yönetmemek" üzerine kurulu olduğunu - ya göremiyorlar, ya da görüp bununla övünüyorlar. Burada derin bir ironi var, demokrasi aslında bir yönetim şekli, ama yöneticiler "yönetmemekle" gurur duyuyor. Allah'ım çok salaksınız gerçekten.
Bakın sevgili demokrat (!) arkadaşlarım, demokrasi karar verememek değil, verilen kararların sorgulanabilmesidir. Şeffaf olmaktır. Gizlinin saklının olmaması, insanların konuşabilmesi, yöneticilerin hesap vermesi, yönetilenlerin ayrılmamasıdır.
Eğer sen, bak devletten de bahsetmiyorum ha, herhangi bir kurum ya da grubun başına geçip de, yetki alanında olan bir karar için işi hem de tam bitmek üzereyken "ay benim bunu sormam lazım" noktasına getiriyorsan, yönetim erkinden emin değilsin ve alacağın kararın hesabını da veremeyeceksin demektir. Halbuki temsili demokrasi, yöneticilerin temsil etmeye ve yönetilenlerin de kendilerini temsil edecek olanı seçmeye yetkin olmaları idealine dayanır.
Şimdi sevgili gerizekalı kardeşim, belli ki sende böyle bir yetenek yok. Yine belli ki, insanlar seni seçtikleri için eksiklenmiyorlar, yani seçmende doğru düzgün gelişmiş bir algı da yok. Yani senin adına demokrasi dediğin şeyin, aslında o mağarayla alakası yok.
Kalkmış bana hala "sormam lazım" muhabbeti yapıyorsun.
Karar vermekten bu kadar mı korkuyorsun? Canım ya kıyamam.
Dertlerimi "minimize etmek" için entelli ortamlardan zaten bir süredir uzağım. Çünkü beni sinirlendiriyorlar. Bir elitizm, bir ezberlenmişlik, bir klişeleşmişlik, bazen hepsi birden... Ben "gündelik bilgiye" inanırım arkadaşım, düz bir insanım çünkü. Kendi yolumu da bir şeyleri deneyerek oluşturuyorum, "böyle okuduysam demek ki doğrusu budur" gibi soyut cazibe unsurlarıyla değil. Sembolizm beni bozar.
Son takıntım demokratlar.
Kendimi demokrasinin karşıtı ya da ateşli bir taraftarı olarak tanımlamayı uygun görmüyorum, çünkü önemli olan şey hayattaki pratiklerimdir. Bir ilkem olacaksa bunu bozmamam gerekir, kendime o kadar güvenmiyorum. Fakat şundan eminim ki, demokrasideki tehlikeyi fark etmek için elitist olmak gerekmiyor. Çünkü medya diye bir şey var.
Her neyse.
Şimdi biliyoruz ki demokrat olmak çok moda ve bu yüzden çok da büyük bir erdem. Bütün kararları danışarak alıyoruz, uzun uzun istişare ediyoruz filan. Herkes eteğindeki taşları döküyor - ki o da yalan ama neyse. En acele toplanılması gereken durumlarda bile, ah dostum o kadar demokratız ki, armutun sapıyla üzümün çöpü yüzünden ömrümüz gidiyor.
Allahaşkına, demokrasiyi böyle işletmekle, çoğunluğun oyunu almayı marifet saymanın ne farkı var? Demokrasi, karar alamamak ve bu karar alamayışı meşrulaştırmak sanatı mıdır; halbuki ben kendisini her zaman "insanların kendisini içinde gördüğü bir sistemi gerçekleştirebilmek" olarak düşünmüştüm.
Temsili demokrasiye inanmıyorum bir kere, orada netleşelim. Yani tamam teori güzel de, uygulaması neredeyse imkansız. İşte böyle, "milli irade" deyip duran birtakım bıyıklılarla muhatap olur onu da bulunduğu yerden sittin sene alamazsınız.
Fakat demokrasi o kadar becerilemeyen bir şey ki, doğrudan demokrasinin gayet rahat işleyebileceği küçük gruplarda bile artık moda oldu: "Bunu bir sormam lazım."
Lan neyini soruyorsun, seni oraya gönderenler senin "tabanım" dediğin 3-5 kişi değil mi zaten? Bu kişiler seni "ben bilmem sen bilirsin, çünkü demokrat olan sensin" diye görevlendirmedi mi? Sen eğer kendi içinde oluşturduğun sistemi bu kadar kolay kilitleyebiliyorsan, rica ederim bi git, dükkanın önünü kapatma.
İnsanlara inanamıyorum. Hem bir yönetim şekli geliştirdiklerini iddia edip, hem de bu şeklin aslında "yönetmemek" üzerine kurulu olduğunu - ya göremiyorlar, ya da görüp bununla övünüyorlar. Burada derin bir ironi var, demokrasi aslında bir yönetim şekli, ama yöneticiler "yönetmemekle" gurur duyuyor. Allah'ım çok salaksınız gerçekten.
Bakın sevgili demokrat (!) arkadaşlarım, demokrasi karar verememek değil, verilen kararların sorgulanabilmesidir. Şeffaf olmaktır. Gizlinin saklının olmaması, insanların konuşabilmesi, yöneticilerin hesap vermesi, yönetilenlerin ayrılmamasıdır.
Eğer sen, bak devletten de bahsetmiyorum ha, herhangi bir kurum ya da grubun başına geçip de, yetki alanında olan bir karar için işi hem de tam bitmek üzereyken "ay benim bunu sormam lazım" noktasına getiriyorsan, yönetim erkinden emin değilsin ve alacağın kararın hesabını da veremeyeceksin demektir. Halbuki temsili demokrasi, yöneticilerin temsil etmeye ve yönetilenlerin de kendilerini temsil edecek olanı seçmeye yetkin olmaları idealine dayanır.
Şimdi sevgili gerizekalı kardeşim, belli ki sende böyle bir yetenek yok. Yine belli ki, insanlar seni seçtikleri için eksiklenmiyorlar, yani seçmende doğru düzgün gelişmiş bir algı da yok. Yani senin adına demokrasi dediğin şeyin, aslında o mağarayla alakası yok.
Kalkmış bana hala "sormam lazım" muhabbeti yapıyorsun.
Karar vermekten bu kadar mı korkuyorsun? Canım ya kıyamam.
Etiketler:
anarşizm,
çakma entel,
demokrasi,
devlet,
entelektüel,
insan
2 Ağustos 2012 Perşembe
Hiçbir şeyde gözüm yok, çünkü her şey iyi zaten.
Ben kendimi hiç böyle hissetmemiştim.
Daha önce de "sakin olduğum" çok oldu. Umursamadığım, peşinden koşmadığım, hırs duygusundan nasibimi almadığımı düşündüğüm... oldu hep bunlar.
Ama hepsi, bir umutsuzluk, bunalım, hayatının içini dolduramayacağını bildiğin için sığınılan sahte bir boşvermişlik halleriydi. Aslında köpek gibi de umursuyordum her şeyi, ama "öeh ne umursicam lan" gibi bir yabancılaşma çalışması içindeydim. "Yabancı olayım ki bana koymasın." Ahah ne ergenlik.
Şimdi öyle değilim.
O vakitler yaptığım pek çok şeyi yapmıyorum. Bir kısmı için param, bir kısmı için vaktim, geri kalanlar için hiçbir şeyim yok. Yani düşünüyorum, gerçekten bak, aslında benim şu aralar yaptığım hiçbir şey yok. Sadece kitap okumayı bırakmadım, o kadar.
Aynı süreçte kitap okuyan, film izleyen, gezinen, gazete okuyup yorumlar yazan, mutfakta bir şeylerle uğraşan, bu arada deli gibi çalışan... biri olduğum da oldu.
Ama ben o zaman da böyle değildim.
Şimdilerde çok daha iyiyim, tüm o her şeyi yapan halimden kat be kat hem de. Yapmadığım şeyleri yapmış olmayı tabii ki isterdim o başka bir şey, ama eksiklikleri altında ezilmiyorum artık. Çünkü kendimi anlamak ve anlatmak gibi şeylerle uğraşmadığım bir dönemdeyim, o yüzden kendimi yormama gerek de kalmadı.
Kendimi çok rahat ifade edebildiğim bir hayat yaşıyorum, ilk defa. Hayatım, ilk defa, beni somut olaylarla değil bir bütün olarak değerlendiren insanlarla dolu. Ki böyle olunca, o insanlara karşı "münferit" de olsa birtakım hatalar yapmamak için ekstra özen gösteriyorsunuz.
Meğer benim hayatımın amacı, daha doğrusu beni huzura erdirecek olan şey, kendimi "olduğum gibi" ortaya koyabileceğim bir hayat edinmekmiş. Hiçbir şeyi "ama o öyle istiyor..." diye yapmayınca, huzur o zaman bulunuyormuş. İçimdekileri çıkarsam kendimi zaten sevecekmişim, o kadar kasmama gerek yokmuş.
İşle ilgili sıkıntılarım tabii ki var, bunu beraber çalıştığım insanlar da gayet açıkça biliyor zaten. Saklamıyorum. Bu saklamayışı, yani saklamak zorunda olmayışı, daha da iyisi, insanların bunu anlamasını çok seviyorum. Ah, anlamak çözmeye yetmiyor ama olsun. Ben kendim çözerim, sorun değil.
İşim dışında zaten hiç olmadığım kadar iyiyim. Ben hiçbir zaman bu kadar "mantıklı ve yetişkin gibi" sevilmemiştim. Ki yetişkinlik, bütün kalbimle söylüyorum, yaşla olmuyor. Sahiplenilecek bir yavru hayvan gibi değil, "gerektiğinde sahip çıkılacak" bir kadın gibi davranılıyorum. Bundan başka ne isteyebilirdim.
Bu ya.
Tabii "ama şimdiki halinin, eski alışkanlıklarını bırakmakla ne alakası var" derseniz... Evet haklısınız, bunlar birbirinden bağımsız şeyler. Ama çok yorulmuşum ben meğersem. Aslında kendimi sevmek için uğraşıyormuşum o kadar. "Bakın ben aslında anlaşılmaya değer biriyim ve beni kazanmayarak çok şey kaybediyorsunuz bence" diyesim varmış. Ama insanlara ayıracak sabrım yokmuş o ayrı. Gerçekten de, şubat'ın 14'ünü hiç yaşamamış olsak, şu an damardan alınan kitap ve dvd tozuyla yaşıyor olabilirdim.
Şimdi kazanılma hissinden kurtuldum, ki o aslında çok yüksek bir egoydu. Asıl ben bir şeyler kazandım, bir süre dinlenip bunun keyfine varmak istiyorum. Şu an benim için, Woody Allen'ın yeni filmi çıksa bile, evde Yutup'tan izleyeceğim Game of Thrones kadar önemli değil bu.
Hiçbir şeyde gözüm yok, kendimi anlatmakla uğraşmayayım yeter.
Daha önce de "sakin olduğum" çok oldu. Umursamadığım, peşinden koşmadığım, hırs duygusundan nasibimi almadığımı düşündüğüm... oldu hep bunlar.
Ama hepsi, bir umutsuzluk, bunalım, hayatının içini dolduramayacağını bildiğin için sığınılan sahte bir boşvermişlik halleriydi. Aslında köpek gibi de umursuyordum her şeyi, ama "öeh ne umursicam lan" gibi bir yabancılaşma çalışması içindeydim. "Yabancı olayım ki bana koymasın." Ahah ne ergenlik.
Şimdi öyle değilim.
O vakitler yaptığım pek çok şeyi yapmıyorum. Bir kısmı için param, bir kısmı için vaktim, geri kalanlar için hiçbir şeyim yok. Yani düşünüyorum, gerçekten bak, aslında benim şu aralar yaptığım hiçbir şey yok. Sadece kitap okumayı bırakmadım, o kadar.
Aynı süreçte kitap okuyan, film izleyen, gezinen, gazete okuyup yorumlar yazan, mutfakta bir şeylerle uğraşan, bu arada deli gibi çalışan... biri olduğum da oldu.
Ama ben o zaman da böyle değildim.
Şimdilerde çok daha iyiyim, tüm o her şeyi yapan halimden kat be kat hem de. Yapmadığım şeyleri yapmış olmayı tabii ki isterdim o başka bir şey, ama eksiklikleri altında ezilmiyorum artık. Çünkü kendimi anlamak ve anlatmak gibi şeylerle uğraşmadığım bir dönemdeyim, o yüzden kendimi yormama gerek de kalmadı.
Kendimi çok rahat ifade edebildiğim bir hayat yaşıyorum, ilk defa. Hayatım, ilk defa, beni somut olaylarla değil bir bütün olarak değerlendiren insanlarla dolu. Ki böyle olunca, o insanlara karşı "münferit" de olsa birtakım hatalar yapmamak için ekstra özen gösteriyorsunuz.
Meğer benim hayatımın amacı, daha doğrusu beni huzura erdirecek olan şey, kendimi "olduğum gibi" ortaya koyabileceğim bir hayat edinmekmiş. Hiçbir şeyi "ama o öyle istiyor..." diye yapmayınca, huzur o zaman bulunuyormuş. İçimdekileri çıkarsam kendimi zaten sevecekmişim, o kadar kasmama gerek yokmuş.
İşle ilgili sıkıntılarım tabii ki var, bunu beraber çalıştığım insanlar da gayet açıkça biliyor zaten. Saklamıyorum. Bu saklamayışı, yani saklamak zorunda olmayışı, daha da iyisi, insanların bunu anlamasını çok seviyorum. Ah, anlamak çözmeye yetmiyor ama olsun. Ben kendim çözerim, sorun değil.
İşim dışında zaten hiç olmadığım kadar iyiyim. Ben hiçbir zaman bu kadar "mantıklı ve yetişkin gibi" sevilmemiştim. Ki yetişkinlik, bütün kalbimle söylüyorum, yaşla olmuyor. Sahiplenilecek bir yavru hayvan gibi değil, "gerektiğinde sahip çıkılacak" bir kadın gibi davranılıyorum. Bundan başka ne isteyebilirdim.
Bu ya.
Tabii "ama şimdiki halinin, eski alışkanlıklarını bırakmakla ne alakası var" derseniz... Evet haklısınız, bunlar birbirinden bağımsız şeyler. Ama çok yorulmuşum ben meğersem. Aslında kendimi sevmek için uğraşıyormuşum o kadar. "Bakın ben aslında anlaşılmaya değer biriyim ve beni kazanmayarak çok şey kaybediyorsunuz bence" diyesim varmış. Ama insanlara ayıracak sabrım yokmuş o ayrı. Gerçekten de, şubat'ın 14'ünü hiç yaşamamış olsak, şu an damardan alınan kitap ve dvd tozuyla yaşıyor olabilirdim.
Şimdi kazanılma hissinden kurtuldum, ki o aslında çok yüksek bir egoydu. Asıl ben bir şeyler kazandım, bir süre dinlenip bunun keyfine varmak istiyorum. Şu an benim için, Woody Allen'ın yeni filmi çıksa bile, evde Yutup'tan izleyeceğim Game of Thrones kadar önemli değil bu.
Hiçbir şeyde gözüm yok, kendimi anlatmakla uğraşmayayım yeter.
Etiketler:
anlayış,
çakma entel,
entelektüel,
hayat,
ilişkiler,
insan,
kadın erkek,
kadınlar ne ister,
kitap okumak
3 Temmuz 2012 Salı
"Thank God It's Asimov"
"Galaktik
Ansiklopedi'den yapılan ve burada tekrarlanan alıntıların hepsi, VD. 1020'de
Galaktik Ansiklopedi Yayıncılık AŞ, Terminus tarafından yayınlanmış olan 116.
Baskı'dan, yayıncının izniyle aktarılmıştır."
Yani diyor ki, "Galaktik İmparatorluk'u, Vakıf'ı filan görmediğiniz için üzülmeyin. Asimov okunabilen bir çağın insanısınız, az kıymet bilin" diyor.
![]() |
| Saygılarımızla... |
Vakıf
Serisi'nin hangi sırayla okunması gerektiği yönünde farklı görüşler var. Ben
ise, ilk Vakıf kitabını almaya gittiğimde böyle bir görüş farklılığını bile
bilmiyordum. Buradan, Penguen Kitabevi'nde karşılaştığım ve beni bu konuda
bilgilendirip yayın sırasına göre yönlendiren genç arkadaşa teşekkür ederim.
"Aslında olay
sırasına göre ilk kitap bu ama bunu sakın alma, çünkü içinde çok büyük bir spoiler
var" diyerek resmen elime vurdu. Çok da iyi etmiş, çünkü seriyi okurken heyecandan ölebilirdim.
Sıralama konusunu
araştırırken http://mycogen.blogspot.com/2005/06/asimov-romanlar-hangi-srayla-okunmal.html adresindeki yazıyla karşılaştım. Blog'un
yazarı, Asimov kitaplarını bütün halinde değerlendirip, tümünü tek bir seri
halinde düşünerek sıralama yapmış. Eminim çok yerinde bir sıralamadır, fakat
ben bunu gördüğümde zaten Vakıf'ın ikinci kitabını okumakta olduğum için en
başta okumam gereken Sonsuzluğun Sonu'nu kaçırmıştım... İkinci kitaptan sonra
da öyle bir merak içindeydim ki, araya yine bir Asimov eseri de olsa, başka
hiçbir şey sokmam düşünülemezdi. (Robot Serisi hakkında da şöyle bir yazı
var ayrıca: http://www.sinancanan.net.tr/2011/02/asimovun-kaotik-destan.html)
Sıralama şu şekilde:
1. Vakıf
2. Vakıf ve İmparatorluk
3. İkinci Vakıf
4. Vakıf'ın Sınırı
5. Vakıf ve Dünya
6. Vakıf İleri
7. Vakıf Kurulurken
Sıralama şu şekilde:
1. Vakıf
2. Vakıf ve İmparatorluk
3. İkinci Vakıf
4. Vakıf'ın Sınırı
5. Vakıf ve Dünya
6. Vakıf İleri
7. Vakıf Kurulurken
Vakıf'ın Sınırı'nı bitirdikten sonra hangisini okumam gerektiğini çok fazla araştırdım. Kurulurken'den başlamayan bilinçli okuyucu bile çok fena halde ikiye bölünmüş durumda. Ezici bir çoğunluk, Sınır'dan sonra Dünya'nın değil Kurulurken'in okunması gerektiğini söylüyor.
Katılmıyorum. Ben yukarıda belirttiğim sırayla okudum ve bence çok da şahane bir şey yapmışım.
Bir kere, önemli olan yazılma sırasıyla okunması ise, Sınır'dan sonra yazılmış olan Dünya'dır. Hatta, Dünya'nın önsözünde Asimov bile öyle diyor, "Ben bunu Sınır'dan sonra yazdım ve onun bittiği yerden başlattım." Eğer yazılma sırasıyla okuyacaksak zaten bu noktada bir ihtilaf yok.
Akış sırası deniyorsa eğer, bence bu sıralama yine geçerli. Dünya'da, artık "olaylar" biter. Akış tamamlanır. Ayrıca, Dünya çok farklı karakterlerle ve çok farklı mekanlarda geçen bir kitaptır. İleri ve Kurulurken ise, zaten bizim çoktaaaaan geçtiğimiz dönemlerde Seldon'ın kendi "iç işlerini" anlatan kitaplar. Psikotarih ve Vakıf fikirlerinin doğuşu, Seldon'ın ailesi, kişiliği, bu fikir yüzünden başına gelenler, falan filan. Yani son iki kitap, Vakıf'tan çok Seldon kitabıdır ama Vakıf'ı Vakıf yapan temeller bu ikisinde bulunur. İşte bu yüzden de, en son okunmaları gerekir.
Kaldı ki, özellikle son yazılmış olan Kurulurken'de öyyyle bilgiler var ki, çok açık söylüyorum, Kurulurken'i en başta okumak tüm seriyi yalan etmek olur. Bu bir. İkincisi, yine Kurulurken'de anlatılanlardan dolayı, Dünya'nın da mutlaka önceden okunmuş olması gerekir. Çünkü sizin Dünya'yı okurken meraklanıp heyecanlanmanıza sebep olan bir sürü şeyin cevabı Kurulurken'de var, yani Dünya'yı kesinlikle en sonra bırakmamalısınız.
Vakıf ve Dünya, insanlığın ilk ortaya çıktığı gezegeni arama sürecini anlatır. Ama siz Kurulurken'i Dünya'dan önce okursanız, Dünya'daki karakterlerin gittiği gezegenlerin ne olup ne olmadığını zaten biliyor olacaksınız. Üstüne üstlük, kitabın sonuna doğru "haa tamam kesin böyledir bu..." diyerekten o sonu bile tahmin edeceksiniz. Ve o tahmin doğru olacak.
Ne gerek var Allahaşkına?
Katılmıyorum. Ben yukarıda belirttiğim sırayla okudum ve bence çok da şahane bir şey yapmışım.
Bir kere, önemli olan yazılma sırasıyla okunması ise, Sınır'dan sonra yazılmış olan Dünya'dır. Hatta, Dünya'nın önsözünde Asimov bile öyle diyor, "Ben bunu Sınır'dan sonra yazdım ve onun bittiği yerden başlattım." Eğer yazılma sırasıyla okuyacaksak zaten bu noktada bir ihtilaf yok.
Akış sırası deniyorsa eğer, bence bu sıralama yine geçerli. Dünya'da, artık "olaylar" biter. Akış tamamlanır. Ayrıca, Dünya çok farklı karakterlerle ve çok farklı mekanlarda geçen bir kitaptır. İleri ve Kurulurken ise, zaten bizim çoktaaaaan geçtiğimiz dönemlerde Seldon'ın kendi "iç işlerini" anlatan kitaplar. Psikotarih ve Vakıf fikirlerinin doğuşu, Seldon'ın ailesi, kişiliği, bu fikir yüzünden başına gelenler, falan filan. Yani son iki kitap, Vakıf'tan çok Seldon kitabıdır ama Vakıf'ı Vakıf yapan temeller bu ikisinde bulunur. İşte bu yüzden de, en son okunmaları gerekir.
Kaldı ki, özellikle son yazılmış olan Kurulurken'de öyyyle bilgiler var ki, çok açık söylüyorum, Kurulurken'i en başta okumak tüm seriyi yalan etmek olur. Bu bir. İkincisi, yine Kurulurken'de anlatılanlardan dolayı, Dünya'nın da mutlaka önceden okunmuş olması gerekir. Çünkü sizin Dünya'yı okurken meraklanıp heyecanlanmanıza sebep olan bir sürü şeyin cevabı Kurulurken'de var, yani Dünya'yı kesinlikle en sonra bırakmamalısınız.
Vakıf ve Dünya, insanlığın ilk ortaya çıktığı gezegeni arama sürecini anlatır. Ama siz Kurulurken'i Dünya'dan önce okursanız, Dünya'daki karakterlerin gittiği gezegenlerin ne olup ne olmadığını zaten biliyor olacaksınız. Üstüne üstlük, kitabın sonuna doğru "haa tamam kesin böyledir bu..." diyerekten o sonu bile tahmin edeceksiniz. Ve o tahmin doğru olacak.
Ne gerek var Allahaşkına?
Eğer bu seriyi ""hiç bilmeyene" özetleyecek olursak...
Öncelikle
"spoiler" konusuna değineyim, kitapların arka kapağında yazanlardan
fazla bilgi vermeyeceğim. O yönden rahat olun.
Eğer bilimkurgu edebiyatına ilişkin özel bir algınız yoksa, seri bilimkurgu edebiyatına giriş olarak bence uygun değil. Dün bir arkadaşıma bahsederken bu seriden "bilimkurgunun upper-advanced'i" ifadesini kullandım ki fikrim dünden beri değişmedi. İyi ki birkaç sene önce okumamışım, kitabın hakkını veremeyebilirmişim. Serinin hakkın vermek için, bilimkurguya ilişkin bir algı ve azbuçuk okumuşluk gerektiğini düşünüyorum.
Eğer bilimkurgu edebiyatına ilişkin özel bir algınız yoksa, seri bilimkurgu edebiyatına giriş olarak bence uygun değil. Dün bir arkadaşıma bahsederken bu seriden "bilimkurgunun upper-advanced'i" ifadesini kullandım ki fikrim dünden beri değişmedi. İyi ki birkaç sene önce okumamışım, kitabın hakkını veremeyebilirmişim. Serinin hakkın vermek için, bilimkurguya ilişkin bir algı ve azbuçuk okumuşluk gerektiğini düşünüyorum.
![]() |
| Rakı içilecek adammış rahmetli. |
Bu düşüncemin sebebi, bilimkurgudaki felsefeyi hafife alan, bu felsefenin farkında olmayan birinin kitaba hak ettiği değer veremeyebileceğinden endişe etmemdir.
Eğer siz bilimkurgudan uzaylılar filan bekliyorsanız, ya da bilimkurgu sizin için "nerd eğlencesi" ise, Vakıf size istediğinizi vermez. Vakıf, ağır bir felsefe içerir. Karakterler yüzlerce yıl yaşamaz, normal sürelerde yaşayan ve bizim gibi çocuk olan, bizim gibi yaşlanan insanlardır. Öyle ki, anlatılan dönemlerde robotlar bile yoktur.
Vakıf, hem insan doğası, hem yönetim şekilleri, hem bu doğanın kurgulanışı ve kullanılışı, hem de insan-evren ilişkisine yönelik ciddi çözümlemeler içeren, son derece ağır ve önemli bir eserdir. Üstelik tüm bu felsefesini, bilimkurgu kisvesi altında ve okuru da heyecandan öldürerek aktarır. Bize de "Acaba Asimov'un tüm eserlerini okumak için kaç yıllık bir ömre ve onun gibi düşünebilmek için nasıl bir mutasyona ihtiyacım var..." diye hesaplamak düşer.
Şimdi gelelim serinin kendisine...
Vakıf dediğimiz, Galaktik İmparatorluk'un çökme sürecine girdiğini gören "psikotarihçi" Hari Seldon'ın girişimi olan bir kuruluş. Seldon, imparatorluğun kaçınılmaz olarak çökeceğini ve galaksinin otuz bin yıl kadar sürecek bir kaos sürecine gireceğini, Galaktik İmparatorluk'un tüm bilgisinin biliminsanlarınca hazırlanacak ansiklopedilerle gelecek nesillere aktarılması gerektiğini, kaos döneminin ancak böyle kısalabileceğini söylüyor.
Eğer siz bilimkurgudan uzaylılar filan bekliyorsanız, ya da bilimkurgu sizin için "nerd eğlencesi" ise, Vakıf size istediğinizi vermez. Vakıf, ağır bir felsefe içerir. Karakterler yüzlerce yıl yaşamaz, normal sürelerde yaşayan ve bizim gibi çocuk olan, bizim gibi yaşlanan insanlardır. Öyle ki, anlatılan dönemlerde robotlar bile yoktur.
Vakıf, hem insan doğası, hem yönetim şekilleri, hem bu doğanın kurgulanışı ve kullanılışı, hem de insan-evren ilişkisine yönelik ciddi çözümlemeler içeren, son derece ağır ve önemli bir eserdir. Üstelik tüm bu felsefesini, bilimkurgu kisvesi altında ve okuru da heyecandan öldürerek aktarır. Bize de "Acaba Asimov'un tüm eserlerini okumak için kaç yıllık bir ömre ve onun gibi düşünebilmek için nasıl bir mutasyona ihtiyacım var..." diye hesaplamak düşer.
Şimdi gelelim serinin kendisine...
Vakıf dediğimiz, Galaktik İmparatorluk'un çökme sürecine girdiğini gören "psikotarihçi" Hari Seldon'ın girişimi olan bir kuruluş. Seldon, imparatorluğun kaçınılmaz olarak çökeceğini ve galaksinin otuz bin yıl kadar sürecek bir kaos sürecine gireceğini, Galaktik İmparatorluk'un tüm bilgisinin biliminsanlarınca hazırlanacak ansiklopedilerle gelecek nesillere aktarılması gerektiğini, kaos döneminin ancak böyle kısalabileceğini söylüyor.
Tabii doğru söyleyeni
dokuz köyden kovuyorlar.
Bundan gerisi, İmparatorluk,
Vakıf, savaşlar, generaller, tacirler, katırlar, olaylar olaylar...
Vakıf Dönemi'nin
başlangıcı, Seldon'ın yüzlerce yıl öncesinden öngördüğü krizler ve
öngöremedikleri...
Psikotarihin gelişimini tamamlaması için tüm insanlık tarihinin peşine düşülmesi ve bir yerlerde artık, insanlığın ortaya ilk çıktığı gezegeni tespit etme çabaları...
Psikotarihin gelişimini tamamlaması için tüm insanlık tarihinin peşine düşülmesi ve bir yerlerde artık, insanlığın ortaya ilk çıktığı gezegeni tespit etme çabaları...
Vakıf Serisi'nin
muazzamlığı, kurguladığı teknolojide değil. Bir kere, psikotarih kavramı ile
tanışmış oluyoruz ki bunun tanımını yapmayacağım. Bizim şimdi
"istatistik" dediğimiz şeyin sosyolojiyle buluşması, bence son derece
iyi gizlenmiş bir distopyanın başlangıcı oluyor.
Kendinizi öyle bir olay ve
empati örgüsü içinde buluyorsunuz ki, zihninizin ele geçirildiğini düşünmeniz
işten bile değil. Kendinizi bir noktada "E ama her düşüncenin karşılığı
düşünülmüş, düşünecek yer kalmamış ki?" teslimiyeti içinde buluyorsunuz.
Bu da insanı okumak için iyice kamçılıyor, ben utanmasam "Ohaaa"
nidaları eşliğinde okuyacak gibi oluyorum.
Vakıf, bir şeyleri
etraflıca düşündüğünü iddia eden herkes tarafından okunması gereken bir seri
bence. Etraf dediğiniz, sizin gördüğünüzle sınırlı olmayabiliyor çünkü.
Benim bu konuda aklıma gelen son şey, Isaac Asimov'un, Hari Seldon'ın kendisi olduğu yönünde. Çünkü bu kadar kurguyu başka türkü izah edemiyorum.
Birkaç yüzyıl sonra, dediydi dersiniz.
İyi okumalar,
Göksun.
(Seriyi dün bitirdim, yazıyı ise bugün, yani 22/08/2012'de güncelliyorum.)
İyi okumalar,
Göksun.
(Seriyi dün bitirdim, yazıyı ise bugün, yani 22/08/2012'de güncelliyorum.)
Etiketler:
asimov,
bilimkurgu,
insan,
karanlığın sol eli,
kitap okumak,
penguen kitabevi,
vakıf serisi,
yerdeniz
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






